menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yakup Karbuz yazdı: Kırmızı Ayna ve Okuyucu’nun izinde

4 0
29.08.2026

Canlı Yayın Tekrarları

Popüler Kültür Tiyatro Sinema Müzik

Yakup Karbuz yazdı: Kırmızı Ayna ve Okuyucu’nun izinde

YK Yakup Karbuz · 29 Ağustos 2026 • 6 Dakika 36 Saniye · 0 yorum

Kırmızı Ayna ve Okuyucu’nun izinde

Meğerse her şey birbirini bekliyormuş bu hayatta.

Hatırlıyor musunuz o güzel kitap günlerini? Gerçi son zamanlarda eskisine göre daha çok kitap okunduğunu ve satıldığını söylüyorlar. Bunun doğru olmasını diliyorum tüm kalbimle.

Ama kalbim kadar aklımı, aklım kadar ruhumu bıraktığım iki kitaptan bahsedeceğim şimdi. Sanki birbirlerini tamamlasınlar diye beklemişim onca zaman. Burhan Sönmez’in Kırmızı Ayna’sı tatil boyunca elimdeydi. Bir türlü başlayamamış, iki satır okuyup bırakmıştım. Meğer bir nedeni varmış. Nedeni olmayan hiçbir şey yoktur hayatta. Bunu bir kez daha anladım.

Tatilden şehre döndüğümde, İletişim Yayınları’ndan çıkan Bernhard Schlink’in Okuyucu isimli romanını alıp okumaya başladım hemen. Genç bir adamla orta yaşlarında bir kadının aşkını anlatan sıra dışı bir metindi okuduğum. Aşkın büyüleyici gücü karşısında aklım çıkıyor, zaman zaman yerleşik normlara aykırı bu hikâye karşısında şaşkınlıkla hayranlık duyuyordum yazara. Yargılamadan, ahlakçılık yapmadan akışın içinde kayboluyordum.

Aşkı ve bedenini yeni keşfeden genç bir delikanlının ağzından okuyorduk hikâyeyi. Şimdi orta yaşlarda bir adam olan Michael’ın…

“Bazen sonu acı verdiği için bile mutluluğa sadık kalmaz bellek. Gerçek mutluluğun yalnızca sonsuza kadar sürmesi beklendiği için mi? Bilincine ve farkına varılmamış bile olsa, ancak daima acı vermiş bir şeyin acıyla sona erebileceğine inanıldığı için mi? Ama bilincine ve farkına varılmamış acı nedir ki?” diyor hikâyenin başında Bernhard Schlink.

Aynı bellek meselesi Burhan Sönmez’in Kırmızı Ayna’’sında da karşıma çıkıyor.

“Zaza! Benim yaşadığıma dair umudun tükendiğinde bile sen beni bekledin, yokluğuma katlandın. Gölgelerin içinde kendine yeni bir yaşam kurdun. Sen de mi imkânsızlığın içinde bir mucizenin belirmesini bekliyordun? Kassandra bekleyen, Ilione beklemeyendi. Sen ne kadar bekleyeceğini, yalnızlığa daha ne kadar katlanabileceğini düşünüyordun ki?”

Zaza da vazgeçmiyordu Kırmızı Ayna’da. Hanna’sından vazgeçmeyen “Oğlancık” da… Okuyucu da…

Belki de iki romanı birbirine yaklaştıran ilk şey buydu: beklemek ve belleğin bekleyişle kurduğu ilişki.

Okurken karşıma Yakup da çıkıyor, Kayıp Ada – Verdonisi’de. Burhan Sönmez’in Kırmızı Ayna’sında geçen kayıp adayı, yıllar önce Attila Şanbay’ın aynı isimli kitabından öğrenmiştim. (Kayıp Ada – Verdonisi / Martı Yayınları.)

Bunların hiçbirisi bir tesadüf olamaz diye düşündüm okurken.

Bir kitabın içinden başka bir kitap çıkıyor, başka bir kitabın içinden yıllar önce okuduğum başka bir hikâye… Sanki kitaplar da insanlar gibi birbirlerini buluyorlar. Ya da belki biz, tam zamanında karşılaşmamız gereken kitapları yıllarca yanımızda, usumuzda taşıyoruz.

Keşke tüm olup bitenlere, yaşadıklarımıza çok net yanıtlarımız olsa. Keşke verdiğimiz ahlakçı yanıtlarla donanmış pembe bir gerçeklik…

Oysa bu iki romanda, işte o sahicilik gelip dolaşıyor damarlarınızda.

Karakterler öylesine, sıradan hikâyeler yaşamıyorlar. Olağanüstü diyebileceğimiz şeyler, olağan, sıradan kişilerin başından geçiyor. On beş yaşında tıfıl bir delikanlının yaşadığı hayat ne kadar sıra dışı olabilir ki Allah aşkına! Ya da yetimhanede büyüyen bir kadının hayatı…

Hayatı ve aşkları olağanın dışına taşıyan nedir?

Nedir Kırmızı Ayna’daki gizem?

Nedir bir Nazi işbirlikçisi olan kadını masumlaştıran şey?

Ya da soruyu tersten de sorabiliriz: Bir masumu........

© Edebiyat Burada