Çin ne yapıyor?
Akademik hayatıma, 1990’ların ortasında, Çin konusunda çalışmalar yaparak başladım. O dönem Çin’in izlediği politikalar konusunda o kadar az kaynak vardı ki tezleri yazmak kolay olmadı. Defalarca Çin’e gitme şansım oldu. Çin’in Deng Şioping ile dünyaya ikinci kez açılışını yerinde görme şansım oldu.
ABD, Soğuk Savaş’ın sonrası oluşan ortamda, Çin ve Rusya’yı liberal-kapital sisteminin bir parçası olarak algılamıştı. O dönem Çin ve Rus ekonomisinin yükselmesinde ABD’nin payı büyük oldu. 11 Eylül sonrasında bu üç ülke “İslam karşıtlığında” buluştular. Sonrasında yaşana gelişmeler ise Trump’ın “Amerika’yı tekrar büyük yapma” stratejisine kadar uzandı. Trump’ın bu mottosunun altında yatan düşünce, ABD’nin dünya siyasi, ekonomik ve askeri sisteminin yaratıcısı olduğu, mevcut sistemin ABD’li yöneticiler tarafından yanlış yönetildiği ve bu nedenle kendi elleriyle kendilerine rakip yarattıkları üzerine dayanıyor.
Çin konusunda çalışmaya başladığım 1996’dan beri karşılaştığım tartışma Çin’in geleceğin süper güçlerinden biri olup, olmayacağı yönündeydi. ABD, oğul Bush’un ikinci döneminde, Çin’e yönelik politikasını değiştirdi. Clinton döneminden kalma “değerli ortak” kavramı “stratejik rakip”e evrildi. Sonrasında iktidar ister Demokrat ister Cumhuriyetçi olsun bu anlayıştan bir değişiklik olmadı.
Trump’ın ikinci dönemiyle beraber Çin’e yönelik ABD baskısı artırıldı. Çin, bunu karşılık vermekten kaçınmadı. İki ülke arasındaki ticaret bağımlılığı yedi trilyon dolar seviyesinde. Yaptıkları karşılıklı hamleler her iki tarafa zarar veriyor. Zaten mesele salt ticaret değil. Ana unsur teknolojik rekabet.
Çin’in ABD karşısında bir güç olup, olamadığı yönünde birçok görüş var. Bu tartışmalar İran savaşıyla daha da arttı. Kendi görüşümü yazının sonunda yazacağım.
Çin sessiz kalarak kazanıyor
Çin’in enerji ortağı İran’a yönelik saldırılara yeterli tepkiyi vermemesini “ABD’nin İran’da batağa saplanmasını seyrediyor” şeklinde açıklayanlar var. Bu uzmanlar, İran’ın Hürmüz’ü kapatmayı........
