menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sanat koleksiyonuna dönüşen bir tutku

1 0
yesterday

Sanayisi ve ekonomisiy­le gelişmiş birçok ülke­nin yarattığı hizmet ve ürün markaları, o ülkenin vatan­daşları için birer gurur kay­nağı olmuştur ve olagelmek­tedir. Türkiye’nin de giyim ve dekorasyon ürünleri ile tanınan öyle bir markası var ki öncü fikirleri, efsanevi reklam ve tanıtım faaliyet­leri ile hepimize yol gösterdi, göstermeye devam ediyor.

Sizlere İstanbul’un Beyoğ­lu’sunda, küçük bir mağaza­da yerli bir marka olarak işe başlamış, büyüdükçe büyü­müş, bir dolu yabancı mar­ka arasında yerli kalabilme­yi hedeflemiş ve başarabil­miş çok önemli bir kurumun kendisinden değil ama sa­natla yakın ilişkisi ile kendi ismini de marka haline ge­tirmiş kurucusundan bah­sedeceğim. Yarım asırlık dostum olmasından dolayı da şahsen gurur duyduğum Mustafa Taviloğlu marka­sınının toplumumuza neler kattığının altını çizmek isti­yorum.

Her marka sanatın kapısını çalar

Her marka, kendi bilinirli­ğini artırmak için ürünleri­ni ön plana çıkaran reklam, tanıtım kampanyaları yapar, işlerini, cirolarını büyütmek için hedefler koyar, dünya çapında hedeflerine yaklaş­tığını hissetmeye başladı­ğında da piyasa algısı ile ko­numunu pekiştirmek üzere sanatın kapısını çalar. Önce­leri sanat eseri satın alarak bir koleksiyon oluşturmaya, daha sonra eserlerini kendi binalarında, mağazalarında sergilemeye başlarlar. Açık seçik söylemeseler de sana­tın toplum üzerindeki pozi­tif algı ve marka bağımlılığı yaratma gücünden nema­lanmayı hedeflerler. Bu dav­ranışı yermek için yazmıyo­rum. Çok da iyi yapıyorlar, çünkü sanatın da buna ihti­yacı var. Birileri sanata yatı­rım yapacak ki sanatçı mad­di kaygıya düşmeden çalış­malarındaki özgünlüğünü sürdürebilsin.

Dünyaca ünlü markaların son yıllarda sanat koleksi­yonlarını geniş kitlelere su­nabilmek amacıyla, proje­lerini deneyimli mimarla­ra emanet ettikleri müzeler kurduğuna şahit oluyoruz. Çünkü onlar da farkında­lar ki kendi dükkanlarının önündeki uzun kuyruklar rekabetin acı kaderi veya kullanım alışkanlıklarının değişmesi gibi sebeplerle bir gün kısalacaktır; ancak mü­zelerin önündeki kuyruklar her geçen gün uzayacaktır.

Mustafa işine ve sanat tut­kusuna aynı zamanda, ay­nı heyecanla sarılmıştır. Bu tespit benim için sonradan duyduğum veya hatıratında okuduğum bir bilgi değildir. Mustafa’nın o günlerini bi­rebir yaşadım, önceleri gıpta ile izledim, sonraları kendi­me rol model olarak seçtim. Onun kadar yoğun koleksi­yon yapamadım ama benim tutkumda da aynı hedefe, pa­ralel başka bir yoldan gitmek vardı. Mustafa’nın o gün be­ğendiği ve satın aldığı bir eserin heyecanı hiçbir za­man, akşam iş yerindeki ka­sasında biriken paranın ge­tirdiği ticari hazdan daha az olmamıştır. Ticari Markası ile sanat koleksiyonunu ay­nı hızla ve heyecanla büyüt­müştür. Ayrıca sanatın yara­tıcı desteğinin Mustafa’nın moda dünyasındaki başarı­sına katkı sağlamış olabile­ceğini de düşünüyorum.

Üniversitede koleksiyon yönetimi dersleri verdiğim yıllarda öğrencilerime nasıl koleksiyoner olunabilece­ğini çok akademik terimle­re girmeden şöyle anlatma­ya çalışırdım: “Ortak bir di­li olan eserlerin bütününe koleksiyon diyoruz. Her biri 100 liralık 100 adet kartpos­talın ortak bir dili varsa bu birikim benim için bir kolek­siyondur. Her biri milyon li­ra değerinde yüz eserin or­tak bir dili yoksa o birikime koleksiyon demeyebilirim. Bu ortak dili oluşturmak için de iki yolunuz var: ya sanatı inceleyecek, izleyecek ve fi­kir yürütecek kadar öğren­meye çalışacaksınız; ya da eser seçiminde süzgeç ola­rak kendi sezginizi, sevginizi ve beğeninizi kullanacaksı­nız”. Birinci yolun ne kadar meşakkatli ve ulaşılmaz ol­duğunu en güzel tarif etmiş kişi bana göre 1865-1959 yıl­ları arasında yaşamış, İtal­yan Rönesans sanatı alanın­daki uzmanlığı tartışmasız kabul görmüş Bernard Be­renson’dur. Kendisi yaşadığı dönemde sanat tarihi ve sa­natın yorumlanması konu­sunda en yetkin kişilerden biri olmasına rağmen “Bir konuda fikir yürütebilecek kadar fikir sahibi olan insan­lara uzman denir, sanat ha­riç” diyebilecek kadar mü­tevazı mıdır yoksa bir duru­mun tespitini mi yapmıştır, bilemiyorum.

Kendi sezgisi ile oluşturdu

Mustafa ikinci yolu seçe­rek koleksiyonunu, filanca­da var, bende de olmalı, iler­de prim yapar, falanca tav­siye etti gibi kriterlerin hiç birine kulak asmayarak, ta­mamen kendi sezgisi, sevgisi ve beğenisi ile oluşturmuş; ayrıca sahip olmak istediği eserlerin sanatçıları ile ya­kın dostluklar kurmuş, onla­rın sanata bakış hikayelerini birebir yaşamış, deneyimle­miştir.

2025’te, Mustafa Tavi­loğlu, koleksiyonunu oluş­turan 2400 kadar eserini İs­tanbul’un 7 ayrı sanat me­kanında sergileyerek on binlerce kişiye izleme ve in­celeme fırsatını sunmuştu. Bu sanat projesi, kapsamı itibarıyla Türkiye’de bir ilk­tir. Böyle önemli bir projeyi yerli bir moda markası ya­ratıcısının gerçekleştirmiş olması da ayrı bir başarı hi­kayesidir.

Ancak, yarım asırlık bu serüvenin nasıl sonuçlana­cağı, gelecek nesillerimizin faydalanması için nasıl ka­lıcı bir hale geleceği hakkın­da Mustafa’nın, kendisi ku­surumu bağışlarsa, tek başı­na yapabilecekleri sınırlıdır diye düşünüyorum. Ağırlık­lı olarak Türk sanatçıların eserlerinden oluşan bu ko­leksiyon, Mustafa’nın ismi ile anılacak daimi bir müze­de gelecek nesillerimize ışık tutması için sergilenmeli­dir. Gelecek nesillerin genç­leri bu müzede sezgi, tutku ve çalışma azmi ile nelerin başarılabileceğini görmeli, takip edecek nesillere de ör­nek olacak projeler yapmayı amaç edinmelidirler.

Bu müze projesi, hem ya­rım asırlık bir sanat tutkusu­na, hem de Mudo markası­nın uluslararası dev marka­ların cirit attığı pazarımızda yüzde yüz yerli kalabilme inadına bir saygının ifadesi olarak mutlaka hayata geçi­rilmelidir.


© Dünya