Sevdiğini Müzeye Dönüştürmek: Aşkın Patolojik Yüzü
“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.”
Bu cümleyle başlar Masumiyet Müzesi. Ama roman ilerledikçe anlarız ki anlatılan yalnızca bir aşk değildir. Bu, kaybı tolere edemeyen bir benliğin, donmuş yasın ve saplantılı bir aşkın hikâyesidir. Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi çoğu okur için büyük bir aşk hikâyesidir. Kemal’in Füsun’a duyduğu sarsıcı tutku, yıllara yayılan bekleyişi ve sonunda onun eşyalarından bir müze kurması romantik bir bağlılık gibi görünür. Oysa psikolojik açıdan bakıldığında bu hikâye, karşılıklı bir aşktan çok, saplantılı bir aşkı gözler önüne serer. Saplantılı aşk çoğu zaman romantize edilir.
Yoğun düşünmek, sürekli akılda tutmak, vazgeçememek… Bunlar kültürel anlatılarda “gerçek aşkın” göstergesi gibi sunulur. Halbuki psikolojik açıdan saplantılı aşk, sevilen kişiye duyulan duygudan çok, o kişinin benlik üzerindeki işleviyle ilgilidir. Saplantılı aşk içindeyken kişi partneri olduğu gibi göremez; idealize eder. Ayrılık yalnızlık değil, kimlik kaybı gibi deneyimlenir. Zaman ilerlemez; kaybın yaşandığı an donup kalır. Sevgi karşılıklılıktan çok, zihinsel meşguliyet halini alır. Bu tür bağlanmada kişi sevdiğini değil, sevdiği üzerinden kendini düzenler. Kemal’in Füsun’a yönelimi tam da bu noktada patolojikleşir. Kemal yüzeyde romantik, sadık ve unutamayan bir âşık gibi görünür. Ancak daha yakından bakıldığında Kemal, Füsun’u olduğu gibi sevmez; onu zihninde yarattığı imgeyle sever. Kemal için Füsun yalnızca bir kadın değildir; gençliğin, arzulanan benliğin ve “mutlu an”ın temsilidir.
FÜSUN NİŞAN GECESİ KAYBOLUNCA...
Bu nedenle Füsun uzaklaştığında yaşanan şey yalnızca ayrılık değildir. Bu, narsistik bir kırılmadır. Narsistik kırılma, dış dünyadaki bir kaybın benliğe yönelmiş bir yıkım gibi deneyimlenmesidir. Çünkü Kemal için 18 yaşındaki kusursuz güzellikteki Füsun'un aşkı ve teslimiyeti değerli hissetmesini sağlamıştır. Füsun tarafından arzulanması terk edilme........
