Jeopolitik fırtınanın eşiğinde NATO zirvesi: Prestijin ötesinde bir gerçeklik / risk / fırsat sınavı
E. Yarbay Halil Mert yazdı;
JEOPOLİTİK FIRTINANIN EŞİĞİNDE NATO ZİRVESİ: PRESTİJİN ÖTESİNDE BİR GERÇEKLİK/RİSK/FIRSAT SINAVI
NATO Zirvesi Türkiye'de: Prestij mi, risk mi? Asıl mesele büyük resmi görebilmek.
Dünya siyasetinin kalbi önümüzdeki günlerde Türkiye’de atacak. Üye ülkelerin devlet başkanları düzeyinde katılım sağlayacağı, NATO üyesi olmamasına rağmen Ukrayna’nın ve hatta Körfez ülkelerinin liderlerinin boy göstereceği bu zirve, hiç şüphesiz Türkiye için ciddi bir diplomatik prestij vesilesidir.
Ancak iç kamuoyundaki analizlere baktığımızda, yine o tanıdık ve sığ kutuplaşmanın cenderesine sıkıştığımızı görüyoruz.
İktidar blokuna yakın yorumculara göre “Her şey mükemmel ve kusursuz bir prestijden ibaret”, muhalif kanada göre ise “Kıbrıs elden gidiyor, Türkiye açık hedef haline geliyor.” şeklinde bir kıyamet senaryosu hâkim. Oysa her iki tarafın da körü körüne ıskaladığı, üzerinde ısrarla durmadığı çok daha derin küresel ve kurumsal gerçekler var.
Türkiye/Anadolu… Dünyanın "Taksim Meydanı"nda vatan tutmak...
Türkiye, dünyanın en kritik jeopolitik kavşaklarından birindedir. Karadeniz, Kafkasya, Balkanlar, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz'in kesişim noktasında bulunan bu coğrafya tarih boyunca büyük güç mücadelelerinin merkezinde yer almıştır. Bu nedenle güvenlik bizim tercihimiz değil, coğrafyamızın bize yüklediği tarihî bir sorumluluktur.
Türkiye, insanlık tarihinin başlangıcından bu yana dünyanın en büyük savaş alanlarının, en kritik güç mücadelelerinin merkezinde yer alıyor. Tabiri caizse, küresel coğrafyanın “Taksim Meydanı”nda vatan tutmuş durumdayız. Böyle bir coğrafyada ne rehavete yer vardır ne de yersiz korkulara. Ziya Paşa’nın o meşhur beytinde ifade ettiği gibi:
“Asûde olam dersen eğer gelme cihâne,
İstiyorsan sulh-u salâh, hazır ol cenge.”
Evet, sürekli olarak cenge hazır olmak zorundayız. Çünkü dünya adım adım büyük bir savaşa sürükleniyor. Rusya ve Avrupa/Batı Bloku arasındaki gerilim, Ukrayna üzerinden bir yıpratma savaşı olarak yürütülüyor ancak bu fırtınanın burada kalmayacağı aşikâr.
Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na girmeyerek muazzam bir diplomatik başarı göstermişti; fakat yaklaşan bu yeni küresel fırtınada tarafsız kalabilmek o kadar kolay olmayacak. Bu yüzden hamasetle değil, kalıcı karşılıklı bağımlılıklar ve stratejik akılla hareket etmeliyiz.
NATO’nun göremediği, Ankara’nın harekete geçiremediği güç: Küresel gönül coğrafyası...
Türkiye'nin yalnızca askerî güce değil, psikolojik harp, stratejik iletişim, kamu diplomasisi ve bilgi harekâtı kapasitesine de ciddi yatırım yapması gerekmektedir. Günümüzde savaşlar yalnızca tanklarla, uçaklarla ve füzelerle kazanılmıyor; algıyı yöneten, bilgi üstünlüğü kuran ve toplumların zihninde güven oluşturan devletler de stratejik üstünlük elde ediyor.
Ülkemizin Balkanlar'dan Türk Dünyası'na, Kafkasya'dan Orta Doğu'ya ve Avrupa'ya uzanan tarihî ve kültürel........
