menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dinmeyen öfke: İran halkı neden yine ayakta?

21 2
01.02.2026

Dünya kamuoyu geçtiğimiz günlerde lideri kaçırılan Venezuela’ya kilitlenmişken, bir anda gözler sokak isyanlarının ülke geneline yayıldığı İran İslam Cumhuriyeti’ne çevrildi. Son yıllarda aralıklarla ortaya çıkan ve ardından bastırılan rejim karşıtı protestolar, İsrail ile yaşanan kısa süreli savaşın ardından yeniden doruk noktasına ulaşmış durumda.

Molla rejimi, artan bu protestolar karşısında çözülüyor mu, yoksa bu öfke dalgası da her zamanki gibi yavaş yavaş sönümlenecek mi? Bu zor sorunun yanıtına dair tahminimi yazının sonuna saklarken, binlerce yıllık Fars diyarının son yüzyılında sizleri kısa bir tarih yolculuğuna çıkarmak istiyorum.

1925’te bir darbeyle iktidara gelen Pehlevi Hanedanı’nın kurucusu Rıza Şah, İran’ı hızla modernleştirmeyi hedefliyordu. 1935’te Türkiye’yi ziyaret eden Rıza Şah, Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimlerden derinden etkilenmiş ve benzer bir dönüşümü, İran’da da hayata geçirmeye çalışmıştı. Eğitimden kılık-kıyafete, kadın haklarından devlet yapısına uzanan bu modernleşme hamleleri, özellikle kırsal kesimde ve dinî çevrelerde ciddi bir direnişle karşılaştı. Zengin toprak sahipleri ve ulemanın muhalefetine rağmen reformlar kısmen hayata geçirilse de bu tepeden inme dönüşüm, toplumun geniş kesimlerinde karşılık bulmadı. 1940’a gelindiğinde ise, yaklaşan İkinci Dünya Savaşı, Rıza Şah için sonun başlangıcı olacaktı.

Rıza Şah’ın milliyetçi çizgisi, Hitler Almanyası’na duyduğu yakınlık ve Sovyetler Birliği’ne yardım için İngiltere’ye ülke üzerinden geçiş izni vermeyi reddetmesi, müttefikler açısından kabul edilemez bir noktaya ulaşmıştır. Nitekim 1941 yılında İngilizler güneyden, Sovyetler ise kuzeyden İran’ı işgal etmiştir. Bu işgalin ardından, Rıza Şah, oğlu adına tahttan çekilmek zorunda bırakılmış ve Afrika’ya sürgüne gönderilmiştir. İran, bu şekilde modernleşme iddiasıyla yola çıkan bir liderin büyük güçler arasında sıkışarak sahneden çekilmesine bir kez daha tanıklık ediyordu.

İngiliz ve Sovyet tanklarının gölgesinde tahta çıkan genç Şah, fiilen işgal altındaki bir ülkeyi devralmıştı. Meşruiyeti halktan değil, büyük güçlerin onayından alan bu yeni yönetim, daha en başından İran toplumuyla mesafeli bir ilişki kurdu. Bu kırılgan denge,........

© Dikgazete.com