Patriyarkanın maskeleri olmadan kimsiniz siz?
Patriyarkanın maskeleri olmadan kimsiniz siz?P
Epstein dosyalarından saçılan dehşete kapılan dünya bir yandan da Gisèle Pelicot’nun yeni çıkan otobiyografisini konuşuyor. Türkçeye ‘Hayata Şarkı‘ gibi bir başlıkla çevrilebilecek otobiyografi (A Hymn to Life) önemli dersler çıkarabileceğimiz ayrıntılar içeriyor.
Pelicot, 2024’te kendisine karşı işlenen cinsel suçlara karşı açılmış davanın gizli görülmesi hakkından feragat edip kamuya açık görülmesini istemişti. Kocası, yaklaşık 10 yıl boyunca ilaçla uyutttuğu Gisele’e tecavüz etmesi için para karşılığı 50 kadar erkeğidavet etmiş ve tecavüzleri filme almıştı.
Dava 2024’te görülmeye başladı, Gisèle bir tecavüz mağduru olarak utancı taşımayacağını ve gerçek utancın faillere ait olduğunu haykırdı: ‘Utanç taraf değiştirmeli!‘ Gisèle, “Tecavüze uğrayan tüm kadınların ‘Madam Pelicot bunu yaptı, ben de yapabilirim’ demesini isterim. Artık utanmalarını istemiyorum” diyerek kadınlara büyük bir cesaret mirası bıraktı.
Utancı taşımayı reddeden bir tecavüz mağduru olarak, Fransa’nın Avignon kentinde mahkeme merdivenlerine çıkarken, “15 gün dayansam yeter” diye düşünüyordu. Dava tam üç buçuk ay sürdü. Davanın sonunda baş sanık, koca Dominique Pelicot, 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yaklaşık 50 erkek de ağırlaştırılmış tecavüz suçundan çeşitli cezalar aldı.
Sanıklar arasında asker, itfayeci, gazeteci, inşaat işçisi, güvenlik görevlisi, kamyon şoförü gibi çeşitli meslek, etnik grup ve sınıftan erkekler vardı. 50 erkek arasındaki Türk sanık Hüsamettin D., Gisèle’in uyuşturulduğunu bilmediğini, bütün bunları bir seks oyunu olarak yaşadığını ve tecavüz suçlamasını kabul etmediğini söyleyerek cezasına itiraz etti ama sonunda dokuz sene hapis cezası aldı.
Yeni bir sayfa ve eski dehşetler
Gisèle hikâyesini bir mağdur olarak değil, bir tanık olarak anlatıyor artık. Kendisi için yeni bir sayfa açmış, o yatakta baygın yatan kadına uzaktan bakabiliyor. Yaşadıklarını anlatabilmek ancak böyle bir uzaklıkla mümkün; buna ‘iyileşme uzaklığı’ diyebiliriz. İşte bu mesafe kötülerin yaptıklarına ve kötülerin gözünün içine bakma gücü veriyor bizlere.
Nietzsche’nin söz ettiği “Uçuruma bakarsan uçurum da sana bakar” durumunun tersi sanki. Uçurumun karanlığına dikilen bu göz, bu karanlığı yok edecek dili yaratıyor. Sanırım her şiddet ya da cinsel istismar mağdurunun bir ‘tanık’ olarak konuşmaya başlaması bu yüzden etkiliyor bizleri: Bu yepyeni dil, uçurumun dibinden alınıp kurtarılmış bir hayatı müjdeliyor. Evet, bir müjde gibi kutluyor kadınlar bu anlatıları; uçurumun dibine atılan her kadın ve çocuğa cesaret ve güç veren bir müjde bu. “Madam Pelicot yaptı, ben de yapabilirim” dedirten bir müjde.
Gisèle ilaçla uyutulup tecavüze uğradığı gecelerin sabahlarını anlatıyor. Öncelikle ciddi nörolojik bir sorunu olduğunu düşünmeye başlıyor, hafıza kayıpları yaşıyor. Elbette bilinç kapalı olsa da bedenin kaydettiği tecavüzlerin izleri gündüzleri kendini belli ediyor. Annesi gibi beyin tümörü olduğunu düşünüyor; aynı zamanda jinekolojik problemler de baş gösteriyor. Bayılmalar, hafıza kayıpları, aynada kestirdiği ve boyattığı saçlarını görse bile bir gün önce kuaföre gittiğini hatırlamaması, ineceği durağı kaçırması, araba kullanmaktan korkması gibi ‘sorunlar’la boğuşmaya başlıyor.
Fail kocası gündüz ‘masum koca’ maskesi altında Gisèle’i hep kontrol altında tutmuş; belli ki her şiddet ve istismar faili gibi sinsi bir kontrolcü. Nörolog ya da jinekoloğa giderken ‘destek olan koca’ rolüyle Gisèle eşlik ederken aslında amaç her şeyi kontrol altında tutmak. Bir doktor anksiyete teşhisi koyuyor. Kocasının Gisèle’in yemeklerine ve içeceklerine kattığı ilaçlar o kadar ağır ki neredeyse anestezi gibi bir etki yaratıyor. Gisèle bu kadar ağır ilaçlardan dolayı da gündüz ağır sorunlar yaşıyor.
Dominique Pelicot bu ağır ilaçları hemşire olarak çalışan bir erkekten tavsiye olarak almış. Ayrıca bu kokteyle kas gevşeticiler de katıyor ki tecavüzler kolaylaşsın. Geceleri üşüdüğü için hep pijamayla yattığını söyleyen Gisèle, uyutulduktan sonra iç çamaşırları giydirilerek erkeklere sunuluyor, fakat sabah uyandığında üzerinde hep pijamaları varmış. Fail koca pijamaları hep tekrar giydirmiş, “Hep dikkatliymiş” diyor Gisèle.
Mükemmel koca, baba ve dede
Gece tecavüzlerinin devam ettiği 10 yıl boyunca, Gisèle ve Dominique Pelicot’un ‘gündüz’ yaşamları da o kadar sıradan. Provence’de havuzlu bir evde yaşayan emekli bir çift, çocukları ve torunları sık sık ziyaret ediyor. Gisèle, Dominique’in ‘çocukları, ailesi ve komşularının sevdiği biri olduğunu” söylüyor: “Bu mükemmel resmi değiştirecek bir şey yoktu. Zaten korkunç olan da bu.”
Şimdi bu noktada biraz soluklanalım. 10 yıl boyunca karısını ağır ilaçlarla uyutup tecavüz ettiren Dominique Pelicot gündüz hayatında toplumda ‘sevilen’ biri, hatta örnek bir vatandaş bile olabilir. Fakat bu noktada, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde gibi birbirine zıt iki karakterin barınması söz konusu değil. Muhtemelen Dominique Pelicot yaptığı eylemlerin etkilerini üzerinde taşıyordur. Bir bakışında ya da ses tonunda ‘pisliğin teki’ olduğunun izi sürülebilir, yani Dr. Jekyll gibi Mr. Hyde’dan tamamen ayrışan bir personası yoktur.
Gisèle’in işaret ettiği korkunçluk burada, patriyarka erkeklerde çok zor kusur bulur. En az çabayla yaptığı eylemler alkışlanır, komşular ailenin babasını hemen sevme eğilimindedir. Arkadaşları yaptığı müstehcen şakalara kahkahalarla güler, ‘çok kafa adam’ olur. Üzerinden kabalık akan, ne söylediği anlaşılmayan bir erkek, erkek dayanışmasıyla incelikli bir yazar, karıncayı incitmeyen zarafet timsali olarak görülür.
Patriyarkada bütün iyi unvanlar ve nitelikler erkeklere ayrılmıştır ve çok kolay şekilde kazanılır. Oysa biraz şüpheyle bakılsaydı bu erkeklere, uyguladıkları şiddetin ve istismarın izleri görülebilirdi…
Kontrolü kaybetmemek için doktora gittiği bir anda, Gisèle’in içmediği içkiyi ortama uymayan bir telaşla dökmesinde, yani küçük anlarda çizilen mükemmel portreye uymayan bir yalanın yaşadığı anlaşılabilir. Olayın tüm içeriğini belki göremezsiniz ama birinin yalan söylediğini, garip şekilde gergin olduğunu, kontrolü kaybetmemek için bir rol yaptığını anlayabilirsiniz. Elbette gözleriniz patriyarkanın erkek masallarıyla boyanmamışsa eğer, erkeklerin koskocaman yalanlar söylediğini, yaptıklarıyla söylediklerinin tutmadığını akılda tutarak ‘şüphe payı’yla bakarsanız görürsünüz.
Gisèle Pelicot sadece utanca taraf değiştirtmedi, aynı zamanda “Tanırım, kocamın iş arkadaşıdır, bizim de aile arkadaşımızdır, harika bir insandır, asla bir kadına şiddet uygulamaz” sözlerinin geçerliliğini de yok etti. Patriyarkanın erkeklere sunduğu ‘sevilen erkek’ rolüne şüpheyle bakmayı da hediye etti bizlere. Gözlerde, dilde, telaşlarda, anlarda okunacak başka portrelerin varlığını seslendirdi.
Bu bir paranoya değil. Bu yaklaşım, patriyarkanın erkeklere kolayca dağıttığı ‘harika insan’, ‘çok akıllı’, ‘çok sevilen arkadaş’, ‘üstün yetenekli’, ‘büyük entelektüel’, ‘süper gazeteci’, ‘özgürlük aşığı’ gibi sıfatları sorgulamak ve inanmamak demek. Bakarsanız görürsünüz!
Gisèle, BBC ile yaptığı söyleşide hapishanedeki eski kocasını ziyaret edeceğini söyledi. “Sorularım var” dedi, “Gözlerine bakıp cevaplarını dinleyeceğim.” İşte o gözlerde neler olduğunu herkese anlatan kadın, bir kez daha bakacak failinin gözlerine; artık maskeler ve yalanlar yok. Sözlerle eylemler örtüşmek zorunda.
Patriyarkanın attığı nutuklardan birini hatırlatalım: “Yaptıklarının arkasında durmak çok önemlidir vs…” Yaptıklarınızın ne olduğunu açıktan söyleyin, hadi arkasında durun da görelim! Patriyarkanın kolayca bahşettiği unvanlar, maskeler ve yalanlar olmadan sizler gerçekte kimsiniz?
