menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Çerçeve | Martigues'deki Kayıklar – Raoul Dufy

26 0
29.03.2026

Çerçeve | Martigues'deki Kayıklar – Raoul DufyÇ

Fransız ressam Raoul Dufy’nin Martigues’deki bir gölette salınan boş kayıkları resmettiği, Fovizm (yırtıcı hayvan) etkisindeki 1908 tarihli tablosu.

Keskin renklerle parlayan gır gırsız kayıklar birer birer gölete düşmüş. Gün batmak üzere. Uzaklarda, limon sarısından ateş kırmızısına uzanan bir ufuk çizgisi var. Ufuktan renk toplayan kayıklar suda sakince salınıyor. 

Bir kayık seçip de yerini tariflemek aldatmak ve aldanmak olur. Hatta sözlük karıştırıp kendinden emin ses tonuyla ‘kayık’ demek ya da yüzebilen başka bir nesneyi dillendirmek, renklerin gürültüsünü kısmak olur. ‘Buldum!’ diye bağırmaksa gayrimeşru müdafaa. Ya nasıl anlatılır bu resim? Nasıl özgürleştirilir bakış, sözcüklerden. 

Gölette yüzen renklere, renk geçişlerine, çapraşık yansımalara bakarken—sadece bakarken—Tanrının elini çıplak sırtımızda hissettik. Ve düşmeye başladık. Nefesler tutulu. Bacaklar karna çekili. Gözler ufukta. Giderek yükselen müzik sesi göletten mi geliyor? Cofff! diye sualtına giriyoruz. Yanaklarımız balon gibi şişiyor. Gözlerimizi açınca ne görelim, parıltılar ve müzik! Nihayet resme girebildik. 

Kafamızı kaldırıp suyun yüzeyine bakıyoruz. Renkli topçuklarla kaplı çocuk havuzunun dibinde gibiyiz. Aynı hafiflik, güvenlik hissi aynı. Tek farkı, tek farkı bu defa renkler konuşuyor diye bir su-altı-tespiti konduruyoruz. Suyun yüzeyinde renkler yarışıyor, birbiriyle şakalaşıyor, bizi hiç görmüyor, biz onları görüyoruz. Hiçbir örüntü yok. Su ılık. 

Pembe… Suyun yüzeyindeki onca rengin arasında ilk gözümüze çarpan pembe oluyor. Göletin hareketlenmesiyle açılıyor da açılıyor: Karanfil pembesi, kiraz çiçeği pembesi, gül pembesi, Japon pembesi. Her biri hafızamızın kapısını tıklatıyor. Hiçbiri şimdiye hitap etmiyor ki soluk fotoğraf albümleri açılıyor, kapanıyor; kahkaha sesleri geliyor, mutluluk gözyaşları geçiyor. Neyse, diyoruz, şimdiye seslenen o rengi bulabiliriz. Ve arayışa koyuluyoruz. 

Göletin dibinde gözlerimizi kocaman açıp suyun yüzeyine bakıyoruz: Mavi. Başka başka maviler, ama bir noktada hepsi elele. Peki ne diyorlar, diye düşünürken ağzımızdan dev bir baloncuk çıkıyor ve içinde Raoul Dufy beliriyor: ‘‘Mavi tüm tonlarında kendi karakterini koruyan tek renktir, her daim mavi kalır.’’

Gerçi mavinin tarihsel yolculuğu en az toplumsal normlar kadar dolambaçlı. Mesela Antik Çağ’da epey ayağa düşmüş bir çağrışımı var: ‘Öteki’. Öyle ki Homeros, denizi bile ‘şarap karası’ gibi ummadık betimlemelerle anlatıyor. Nerede okumuştuk? Kuran, İncil, Hindu metinleri, Çin folkloru, bazı destanlar…birçoğu maviyi ‘görmüyor’ ya da neredeyse yoksayıyor. Nedeni, mavinin uzunca süre yeşille aynı kategoride sayılması. Dil ve kültür, çıplak gözün gördüğü ‘gerçekliğin’ bileğini bükebiliyor.

Kimbilir nefesimizi ne süredir tutuyoruz. Beş dakika? Yedi? Aslında rahatsız değiliz. Solungaçlarımız filan çıktı herhalde. Dışarda nefes alıp vermekten farksız… 

Hatırlıyoruz: Deliliğin tedavisini şeytan çıkarmada gören Orta Çağ Avrupa’sında kıymete biniyor mavi: Kutsallık, saflık, vesaire. Sonra sonra bugünkü koltuğuna oturuyor; gökyüzünün rengi elbette güveni ve sakinliği simgeleyecek! Bileklere şlaks diye çarpan gıcır gıcır muayene eldivenleri de mavi ya… Peki maviye yönelen her bakış aynı şeyi mi duyumsar? 

…dışarda nefes alıp vermekten farksız, yine de bir boğulmak korkusu alıyor. Ve su yüzeyindeki parıltılara yüzmeye karar veriyoruz. Yanaklarımız hala şişik. Şimdiye seslenen o rengi bulabiliriz.

Sualtından karabatak gibi çıkıverdik. Nefes nefeselik yok. Çırpınma yok. Tavan, pardon, gökyüzü öyle alçalmış ki neredeyse ufuk çizgisini kuyruğundan tutacağız. Her yandan bombeli tahtalar yükseliyor. Renkli gölgeleri üzerimizde. Ama kendileri farklı, sudaki yansımları farklı renk, şekil, boyut. Etrafımızı saran tahtalara tutuna tutuna ilerlemeye başlıyoruz. Labirent gibi.

Yeşile dokunup kırmızıya, kırmızıyı ittirip maviye sarılıyoruz. Pembeyi geçip turuncuya yüzüyoruz. Tahtalar öyle alacalı ki, hafızanın kuytularını aydınlatıyor. Neden sonra yarı yeşil, yarı lacivert bir tahtaya alnımızı yaslayıp gülümsüyoruz. Capcanlı bir labirente düştük. Hangi tahtaya baksak başka bir an(ıy)la dans ediyoruz. Geçmişin şimdileri, işte yanıtı bulduk, labirentin her duvarından geçmişin şimdileri düşüyor, damdan düşer gibi, şimdilerin toplamı. 


© Diken