Meyhane tek, yazar duble: Diken aynı mekâna iki yazarla çıkartma yaptı…
Meyhane tek, yazar duble: Diken aynı mekâna iki yazarla çıkartma yaptı…M
Emos’un kuralları keşke her yerde geçerli olsa
Grand Korçi’yi bilir misiniz? Zevkle takip ederdim Gazete Duvar’daki yazılarını. Bu köşeyi takip ettiğinize göre muhtemelen siz de bilirsiniz.
Hakkında bildiklerim, yazılarının girişindeki ‘Kimdir?’den ibaretti. İstanbul’da dünyaya gelmiş. Kimya mühendisliği tahsil etmiş. Fotoğraf ve sinemaya ilgisi nedeniyle bir ara mühendisliği bırakmış. Bu alanlarda ‘tutunamayınca‘ eğitimini aldığı mesleğe dönmüş. İçki sektörüne yönelik çalışmaları sırasında alkolün üretimi, kültürü ve tarihine yönelik ilgisi giderek artmış. Hobileri arasında golf, modern dans, yoga hiçbir zaman yer almamış, ancak ‘kişisel gelişim yolculuğu’nu bir çilingir müdavimi olarak sürdürüyormuş.
İyi de Grand Korçi ne? Gerçek isim mi, mahlas mı? ‘Kimdir?‘ yazısını süsleyen suretinden anlıyoruz ki bir erkek kişi. O kadar.
Maalesef Gazete Duvar kapandı, Grand Korçi’den de mahrum kaldık. Ama bu arada o, editörü de olduğu cilingirsohbetleri.com adresinde hizmetine devam ediyor. Başka hizmetleri de var. Azz sonra…
Araştırmacı meyhaneci olarak Grand Korçi’nin üzerindeki sır perdesini kaldırmak bana düşerdi. Üstelik, elimde bir çilingir erbabını cezbedecek çok koz var. Hangi meyhûr, Şirinevler’deki çıkmaz bir sokakta, dışı tamamen filmle kaplı, içeride neyle karşılaşacağını bilmediği bir meyhaneye “Hayır” diyebilir ki? Benim de ilk gidişim olacak…
Önce ben vardım. Zaten Şirinevler metrobüs durağına 10 dakikalık yürüme mesafesinde. Altı katlı Huzur Apartmanı’nın altında. Dışı, mavi kurumsal renkli bira firmasının filmiyle kaplı, içeriyi görmek mümkün değil.
Saat 17:00 suları… Giriş kapısı ortada… Girdim. Başında örme balıkçı beresi, gamzelerini ortaya çıkaran sıcak gülümsemesiyle ben yaşlarda bir beyefendi karşıladı. “Sen miydin arayan?” dedi. Evet, aramıştım. O kadar yol geleceğiz, açık mı değil mi diye. Bazen kandil filan oluyor, kapı duvar. Tecrübeyle sabit.
“İki kişi olacağız, nereye oturalım?”
Giriştekiler yüksek birahane masaları, ortadaki kolondan sonrası meyhane masası. En dipte, meze dolabının yanındaki orta masaya oturdum. Sırtım duvarda, bütün salon görüş alanımda. Mutfak bile… Artık benden bir şey kaçmaz.
İlk iş tuvalete gittim. O yüzden değil, hani elimi yıkayayım, hem de tuvalet gözlemi yapayım. Tek pisuvar, klozetli tek kabin. Eski olsa da temiz.
Önden bira söyledim. Cephesinden ve tabelasından malûm olunduğu üzere tek marka var.
Biri tepemde, üç ekranda Bursa at yarışları. Ses duyulacak kadar. Dağınık masalarda birkaç kişiyiz, kimi kupon çalışıyor. Tavan yüksek, içerisi ferah. Duvarlarda fiyat listeleri, birkaç deniz temalı hazır çerçeveli resim, çeşitli Atatürk portreleri… Bir de Emos Restaurant kuralları. Büyük harflerle:
‘BU İŞ YERİNDE SPOR, SİYASET VE YÜKSEK SESLE KONUŞMAK, CEP TELEFONUNDAN YÜKSEK SESLE MÜZİK DİNLEMEK, GÖRÜNTÜLÜ KONUŞMAK YASAKTIR.‘
Yüksek sesle konuşmak, cep telefonundan yüksek sesle müzik dinlemek, görüntülü konuşmak kısımları makûl geldi bana da… Ama yine de sonu ‘yasak‘la biten her şey rahatsız edici benim için.
Ortam böyle. Artık tanışalım.
Beni karşılayan sahibiymiş. Henüz çok hareket yok, girişteki bar bankosunun arkasına geçince aldım biramı geçtim karşısına. Kendimi tanıttım önce, amacımı da söyledim. “Kötü bir şey varsa onu da yaz” dedi, “Düzeltiriz bu sayede.”
Kanımız ilk görüşte uyuşmuştu zaten, en azından ben öyle hissetmiştim. Nasıl içten. 33 yıldır meyhanecilik yapıyormuş, benden sekiz yıl kıdemli.
Osman bey (Bekâr, 60), Sivaslı. Babası polismiş. 1976’da gelmişler İstanbul’a. Lisedeyken sınıfta kalınca köftecide çalışmış, askerden sonra da inşaat malzemeleri satan bir yerde… 33 yıl önce Mahmutbey yolunda Huzur Birahanesi’nde işletmeciliğe adım atmış:
“Üç yıl işlettim. Sonra dört yıl da Şölen Birahanesi’ni. Ardından Sarıbal Restaurant’ı devraldım, ana cadde üstünde, köşedeydi. İki katlı, 50 masalık bir yerdi. Mülk sahibi astronomik kira isteyince bıraktım, şimdi market oldu. 2012’de buraya başladım. Şirinevler’in en eski meyhanesi. Babamlar takılırdı. En az 1980’den beri var.”
Ben Emos’u isim kısaltması, Emoş ama yanlış yazılmış sanıyordum, öyle değilmiş. Emos, şirketin adı, arkasına da önceki göz ağrısı Sarıbal’ı eklemiş. Bakmayın tabelaya, Sarıbal bitişik.
“Bu işin müşterisiydim de. 16-17 yaşımdan beri içerim. İlk başlarda iki bira içince Şirinevler benim olurdu. Hâlâ içiyoruz Allaha şükür. Allah sağlık verdikçe içeceğiz.”
İki yazıdır üst üste kötü haber veriyorum. Daha önce yazdığım Baraka 24 belediye tarafından kapatılmış. Orası da Bahçelievler Belediyesi sınırları içinde. Osman beye bahsedince “Bize herhangi bir baskı yok. Evraklarımız tam, denetleniyoruz, teşekkür edip ayrılıyorlar” dedi. Maalesef Baraka 24’ün ruhsat sorunu vardı.
Biz sohbet ederken yanıma elinde meyve tabağıyla bir beyefendi geldi. Meğer tezgâhtaki rakı kadehi onunmuş. Osman beyin ilk ve en eski müşterisi. 33 yıldır.
“Bi dakka o zaman” dedim, “Ben de rakıya geçeyim. Masaya bir 70’lik lütfen. Kadehimi doldurup geliyorum.”
Klasik rakının yeni seri olanını gönderdi Osman bey. Severim. İşin kimyasını benden iyi bilse de Grand Korçi’nin seçme hakkı kalmadı artık.
Süleyman bey (Turan, 71), Bayburtlu. 1964’ten beri İstanbul’da. İnşaat işlerinde. Hep Şirinevler’deymiş. Meyhaneye yolu 16 yaşında düşmeye başlamış:
“Eskiden bira içerdim, bıraktım, genellikle rakı içerim. Hemen hemen her gün uğrarım. En az 20’lik, fazlası var…”
Biz bankoda muhabbet ederken kapı açıldı, Osman bey, “Arkadaşın geldi” dedi. Evet, o. Müşterisini tek tek tanıyor, ilk geleni de samimiyetle bağrına basıyor. Her geleni değil ama…
Masamıza geçtik. Kendisi Kimya Mühendisleri Odası İstanbul Şube başkanı. Bugün, ev sahibi oldukları uluslararası bir sempozyumun ilk günüymüş. Bütün koşturmacanın içinde, randevusunun da arkasında durmuş. Üzüldüm, erteleseydik ya.
Tanıştırayım, Serkan (Küçük, 57). Nam-ı diğer, Grand Korçi. Bu üçüncü rakıya oturuşumuz. İlki bizim dükkânda, Ayşen Şahin’le birlikte beni konuk ettikleri Çilingir Sohbetleri podcasti içindi. Rakıya bekleyemedim, bari mezeleri birlikte seçelim. Mutfağın başında lacivert V yaka kazağın içinde mavi gömleğine bağlı kırmızı kravatıyla Alaattin Usta (Bulat, 66).
Beyaz peynir, Trakya kaşarı dahil yedi meze var toplam. Peynirler dışında diğerleri yarımşar o zaman. Ara sıcak yok, ızgaralar var. Onlara da yerimiz kalsın. Arnavut ciğeri, yoğurtlu semizotu, şakşuka (ya da soslu patlıcan), patlıcan-biber kızartması, üstü yoğurtlu, bir de süzme yoğurt-sade. Zaten eski rakı masaları kurulamıyor artık, meze sayısı giderek azalıyor. Rakı içenler de…
Meze faslını fazla uzatmayalım, ustamızın esas marifeti çıtır tavuktaymış, o bahse geleceğiz.
Serkan meğer benim ruh arkadaşlarımdan biriymiş de geç tanışmışız. Muhabbetimiz 40 yıl sonra kaldığımız yerden devam ediyormuşçasına… Buralara yakın, Sefaköy’de büyümüş. Mahalle meyhanelerinin yabancısı değil.
Bu arada at yarışları Şanlıurfa’ya döndü. Alttan bir müzik de başladı. Orhan Gencebay söylüyor.
Bizde muhabbet şahane, kaçak rakı yapımı filan… İşin uzmanı karşımda, raconu kesecek olan da o tabii. “Evde turşu yapıyorsun, peynir yapıyorsun, sucuk yapıyorsun. Serbest. Ama bunlar daha tehlikeli. Oysa rakı yapmak daha risksiz. Evinde içkini üretmek istiyorsan, Kimya Mühendisleri Odası kurs düzenlesin, bak ne güzel rakılar çıkıyor senin amcandan, benim teyzemden. Mühendisliğin temel kuralı, ölçemediğin şeyi yönetemezsin.”
Korçi meselesini çözmek gerek artık:
“Bir dönem Efes’te oynayan Chris Corchiani’den mülhem, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okuyan bir grup öğrenci birbirlerine Korçiyani diye hitap etmeye başladı. Hitap bir süre sonra kısalarak Korçi’ye dönüştü. Üniversite yıllarından sonra da ayrılmayan grup, hukukçu olmayanların katılımıyla büyüdü. Korçiler birbirlerine yakın dünya görüşü ve pratiğinden geliyorlar. Uzun yıllara dayanan bir yol yürüme pratiğini hâlâ sürdürüyorlar. Hepsi iyi birer müdavim aynı zamanda.”
‘Grand’lık da Serkan’ın diğerlerine göre yaş almışlığından biraz. Tanıdığımız başka Korçiler de var ama gammaz değiliz.
Yan masamızdaki Muharrem beyle (Öztürk, 60) lafladık bir ara. Ayakkabı işindeyken bir arkadaşını ziyaret için gittiği film setinde keşfedilmiş. Çeşitli filmlerde, dizilerde yer aldığı enstantaneleri, bazı ünlülerle çekilmiş fotoğraflarını gösterdi bize. Mahalleli, yılların müdavimi. Biz de memnun olduk tanıştığımıza.
Ara ara Osman bey uğradı masamıza. Hoş sohbet. Zaten baştan söylemişti, “Buraya bir kez geldiysen tekrar gelirsin” diye. Hakikaten gelinir. Ustasını pek övdü. Özellikle de çıtır tavuğunu. Önden kuzu şiş yemiştik, bir de ondan söyleyelim. Yemesek olmaz.
Alaattin bey (Bulat, 66), Batmanlı. 38 yıldır meslekte. Uzun yıllar Antalya’daki bazı işletmelerde çalışmış, 10 yılı aşkındır da burada.
“Çıtır benim imalatım. Patrona kızmıştım, o sinirle tavukla oynarken çıktı. Çorbalık tavuk kafesten yapıyorum.”
Her ne yapıyorsa tadı damağımızda kaldı, sonra bir daha söyledik.
Dükkânda üç kişilik dev kadro var. Osman beyin deyişiyle, sac ayağının üçüncüsü servise bakan Erol bey (Coşar, 65). 25 senedir Osman beye yoldaş. Mesleğe 16 yaşında, Samsun’da ailesinin işletmesinde başlamış. Aralarındaki ahenk kendini hemen belli ediyor. Bir tatlı huzur var mekânda.
Osman bey yine uğradı. Abdurrahman Kızılay’ın derlediği bir Kerkük türküsü tutturdu; “Aynaya baktım, saç beyaz olmuş/ Böyle değildim mene ne olmuş/Ağla gözlerim, sızla gözlerim/Sen bu halime, sen bu halime…”
En son ne zaman bir meyhanede türkü söylemiş ya da dinlemiştim hatırlamıyorum. Ama sağ olsun, sayesinde şahane bir akşam geçirdik. Hatta hedeflediğimizden uzun bile kalıp bir 20’lik daha içtik.
Hesabımız 6 bin 100 lira. Fiyat listesi her yerde zaten. Buna göre bira 180, 35’lik rakı bin 320, mezeler 200’er, Arnavut ciğer 400, çöp şiş 600, çıtır tavuk 450 lira. Birayı ikram etmişler, sonradan fark ettim.
Dükkân, ramazan, kandiller, İslami bayramların birinci günleri hariç, 12:00-24:00 saatlerinde serviste.
Farkındaysanız, arkadaşımın yorumlarından bu kez hiç bahsetmedim. Şöyle bir ricam oldu, burayı bir de Grand Korçi’den okuyalım. Yazısı aşağıda, ben de şimdi sizinle birlikte okuyacağım.
Film kaplı kapıdan esrik bir aleme açılan mekan; Emos Sarıbal
Yağmurlu ve kasvetli bir İstanbul akşamüstü. Şirinevler’de adres arıyorum.
Şirinevler deyince biraz durmak lazım.
E5’in günün hemen her saatinde tıkalı olduğu iki üç noktasından birisidir. Gecenin kör karanlığında da geçseniz, İncirli’den aşağıya sallandığınızda Şirinevler trafiği karşılar insanı. Hikmetinden sual olunmaz ama kimse Ataköy trafiği demez mesela içine girdiği cangıla. Ne de olsa iyi şeyler zengine kötüler fakire yazılır buralarda. Yaşamıyorsanız ya da işiniz yoksa önünden geçilen yerlerdendir. Arada adli vakalarla haberlere konu olur.
Evleri de şirin falan değildir üstelik.
Adresi ararken girdiğim sokaklar hafızamda yavaş yavaş şekilleniyor. Üniversite yıllarımız. Şirinevler’in ötesindeki bir semtte doğup büyümüş bir adam olarak buralar bana yabancı değil ve bir grup öğrenci olarak Şirinevler’de öbekleşiyoruz. Haliyle eşya almak taşımak falan gibi işler gündemimizde. Pencerelerinden kasırga esen, duvarları sünger misali bir daire bulunmuş. İkinci elcilerden beyaz eşyalar denkleştirilmiş. İhale bana kalmış ve tek başıma bütün beyaz eşyayı sırtlanmışım. Bel iki büklüm olsa da serde gençlik var lakin sekiz kat soluğumu kesmiş. Belde ve sırtta ince bir sızıyla yaşıyorum uzun bir süre.
Varacağım adrese az kalmışken önünden geçtiğim bir ara sokağa gözüm takılıyor. Bizim sekizinci kattaki evin olduğu sokak bu. Bina kentsel dönüşüme gitmiş. Sokakta hiçbir şey aynı değil. İçimde garip bir duygu, belimde aniden beliren bir sızı.
150 metre sonra adresteyim.
İlk yudum ve Apranti Altan
Emos Sarıbal yazan ve baştan aşağı film kaplı bir kapıdan içeri giriyorum. Kapı, kesif ve tanıdık kokusuyla başka bir aleme açılıyor. Sevgili Behzat en arka masada beni bekliyor. Sarılıyoruz. Hızlı hızlı ‘bel sızımı’ anlatıyorum hemen.
Oh, yağ gibi geçti boğazımdan.
Televizyonda TayTV at yarışı sonuçlarını veriyor. Arada Ekrem Kurt Apranti Eğitim Merkezi reklamları dönüyor. Apranti Altan geliyor aklıma. Bazıları Sinek Altan da derdi. Burnuna yansıyan Lazlığından mütevellit. Maaşını aldığı gün büyük ganyan yapar, kahve ahalisine çay ısmarlar, oradan hamama, sonra da Zürafa sokağa yollanırdı şaşmaz bir ritüel olarak.
Sokağı bilmeyenler bir zahmet gugıllasın.
Şirinevler’e yolum düştü ya, periferide geçen çocukluk ve gençlik yıllarıma dair anılar dökülüyor masaya birden. Behzat’a şimdiden üzülüyorum, bütün gece maruz kalacağı sohbetin rotası kendiliğinden beliriyor sanırım.
Frene basıyorum aniden. Zira Şirinevler’deyiz trafik var. Biraz yavaşlamak lazım. Meze dolabının başına geçip seçim yapmak lazım. Göz ucuyla baktığımda bile seçim yapmanın çok zor olacağını anlıyorum ama Behzat’ın tüm mezelerden yarımşar porsiyon sipariş etmesi o zorluğu ortadan kaldırıyor.
Nedenle başlayan her soruya eskiden beri, ’neden olmasın?’ diye yanıt vermeyi severim lakin okura arka plan bilgisi vermemek de olmaz. Her şey, sevgili Ayşen Şahin’le kotardığımız Çilingir Sohbetleri isimli meyhane podcasti için Behzat Şahin’i konuk etmemizle başladı. Gazete Duvar kapanmazdan evvel Grand Korçi müstear ve de mahlasıyla, içki alemine yönelik kalem oynatıyordum. Mühendis olmaktan mülhem ve her şeyi nicelleştirme hastalığından mustarip ruhum, bir meyhane değerlendirme ölçeği geliştirmese rahat etmeyecekti ve ben de öyle yaptım. Mezesinden ara sıcağına, yağından lezzetine, tuvaletinden akustiğine, acil durum önlemlerinden, lokasyonuna kadar bir dizi kriteri alt alta koyup; çarpıp, bölüp, ağırlıklı ortalamalarını falan alıp bir meyhane puanı oluşturmak üzerine küçük bir sistem kurdum anlayacağınız. Gazete Duvar kapanınca benim meyhane yazıları artık arşivde asılı duruyor. Şimdilerdeyse, bildiğim kadarıyla meyhane konusunda kalem oynatan tek yazar olan Behzat Şahin’in sadık bir okuruyum. Gerçek anlamda bayılıyorum yazdıklarına, keşfettiği mekanlara, o mekanlardaki insan hikayelerini ele alışına. İşte o podcast kaydında bu fikir doğdu. Birisi tekaüt, iki meyhane yazarı aynı meyhaneye gitse ve ikisi de kendi kadehinden yansıyanları yazsa nasıl olur?
Sarıbal’a bağlanıyoruz. Bakalım nasıl olacak?
Eski kaşar, eski günler
Boşnakların, Bulgaristan göçmenlerinin ve semtin yerlilerinin yaşadığı ayrı mahallerin kesiştiği kavşakta yer alırdı kapısı film kaplı ya da perdeli mekanlar. Birahane, meyhane kırması yerlerdi. Hemen herkes ganyan kuponu yapar, milli maçlar tribünleri aratmaz ve akşamları perdeler çekilip topluca ’miki filmleri’ izlenirdi. Garip ama gerçek. Oldu bunlar. Kahvehanelere kadar yayıldı bu miki film furyası. Eski meyhane güzellemecileri görse uçuk çıkarırlardı eminim. Neyse ki imdada kadınlar yetişti de bu orjiler yaşandı bitti, saygısızca.
Miki film için de gugıl hazretlerine başvurabilirsiniz elbet.
Bira içenler için tuzlu fıstık, el kesimi patates olmazsa olmazdı. Masaya rakı gelirse alasından bir Trakya kaşarı da yanına eşlik ederdi. Şimdilerde pek az mekanda eski kaşar servisine rastlıyorum.
Küp küp kesip üzerine kürdan kondurdukları eski kaşar bütün gece ağzımın içinde eriyor. Behzat notlarını alırken ben kürdanla kaşar avlıyorum.
Üzgünüm dostum, hızlı davranan kazanır.
Eski kaşar özlemimi bastırdıktan sonra diğer mezelerin tadımına girişiyorum. Beyaz peynir benim aradığım klasik meyhane peyniri değil. Patlıcanın mevsimi olamamasına rağmen kızartması oldukça hafif ve taze. Ağızda acılık bırakmıyor. Ezelden beri başımın hoş olmadığı iki meze vardır meyhanelerde. Birincisi acılı ezme, ikincisi de köpoğlu. Masamızdaki köpoğlu da idare eder kabilinden. Süzme yoğurt, tüm gece çatal salladığım ikinci meze oluyor. Ne yenmeyecek kadar kıvamlı ne de çataldan akacak kadar mayi. Yoğurtlu semizotundaki, semizotları tabağa yanlışlıkla düşmüş kadar az olsa da lezzet açısında olumsuz bir notum yok. Sıra en sevdiğim meyhane mezelerinden Arnavut ciğerine geliyor. Malum iktisat devri, Sarıbal’da da eşlikçi patates ve soğandan tasarruf etmişler. Lakin ciğer kıvamındaydı.
Masamıza düşen çıtır tavuk
Mekanın ustası Alaatin Bulat’ın yarattığı ‘çıtır’ gerçekten özgün ve enfes bir tavuk ızgara. Tavuğun sırt kısmından aldığı parçalara verdiği ilginç form ve buna hazırladığı sos tam anlamıyla bir umami oluşturuyor. Başka yerde bulamayacağınız bu lezzet için yolu Şirinevler’e düşürmeye değer. Dayanamayıp ikinci porsiyonu da sipariş ediyoruz.
Meyhaneler için geliştirdiğim değerlendirme ölçeğinde yaklaşık seksen soru var. Meze ve yemekleri de yaklaşık on başlıkta değerlendiriyor ve puanlıyorum. Lakin klasik değerlendirme ölçeğimle bir puanlamada bulunmamaya karar veriyorum o anda. Zira bu gecenin ve bu mekanın ruhunu aktarabilmek daha önemli geliyor.
Sarıbal’da mezeler çok taze olmakla birlikte ortalama bir lezzet sunarken, çıtır tavuk bütün dengeleri değiştiriyor. İşini severek yapan bir ustanın elinden bu lezzete kayıtsız kalınabileceğini düşünmüyorum.
Barbasından müdavimine, esrik ve ahenkli bir dünyaya girdik
Sarıbal tam anlamıyla bir erkek mekanı. Mekanın barbası Osman Bekar daha önceki deneyimlerinin ışığında almış bu kararı ve mekanı kadınlara kapatmış. Barbası diye tanımlamam boşa değil, Osman bey gerçek bir barba olarak film kaplı kapının ardında nevi şahsına münhasır bir dünya yaratmış. Kendisi mekanın girişinde, Alaattin Usta ocakta, Erol Coşar serviste, toplam üç kişiyle döndürüyorlar bu dünyayı. Lakin görünmez kahramanların müdavimler olduğunun da altını çiziyor hakkaniyetle. Bira fıçılarının taşınmasından, yeri geldiğinde alış verişe kadar el atan müdavimleri varmış mekanın. Hemen hepsi de tanışıyorlar, bir mahalle meyhanesinin ruhuna uygun olarak.
Sarıbal’da izin verilen tek temaşa, at yarışı. Müdavimlerin çoğu da sıkı ganyancı. Yüksek sese, cep telefonuna pek sıcak bakılmayan bu mekanda tüm saatler 15 dakika ileri ve ziyadesinden fazla saat asılı duvarlarda.
Uzun yıllar müdavimi olduğum mekanın kapanışına doğru, “Evet beyler, meyhane boyanıyor. Meyhanecinin de evi var” diye bağıran sevgili ve rahmetli Ömer abi geliyor aklıma. Osman bey bu sorunu algı yönetimiyle çözmüş.
Salaş ama tertemiz bir mekan Sarıbal. Misal, tuvaleti eski ama pırıl pırıl; tek başına bütün mutfağı yöneten Alaattin Usta kravatıyla iş başında ve hem tezgahı, hem dolabı hem de ocağı bal dök yala kabilinden. Servis için de aynı şeyleri söylemek gerekir elbet. Bu durum müdavimin güvenle ve keyifle sohbete odaklanmasına yarıyor haliyle. Bizi kırmayıp masamıza eşlik eden Osman beyle de aynı keyifte bir sohbet tutturuyoruz.
Ben gittiğim meyhanelerde kendimi tanıtmaz, gözlem yapar yemeğimi yer, içkimi içer kalkarım. Puanlamaya dayalı değerlendirmenin olabildiğince objektif kalmasına katkı sağladığını düşünürüm bu yöntemin. Behzat’ın yoğurt yiyişi farklı olduğu ve ben de misafir olduğum için neredeyse tüm mekanla etkileşim halinde bir gece geçirdik. Çok da keyifliydi doğal olarak. Bu zamanlarda Behzat sohbeti demlerken ben kürdanla kaşar avına devam ettim haliyle.
Esengül’den Ahmet Kaya’ya, oradan metrobüse
İlk gençlik yıllarım. Üst katta benden iki üç yaş büyük Ahmet oturuyor. Ahmet yeni yeni minibüs şoförlüğüne başlamış. Haliyle arabesk meftunu. Doldurma kaset zamanı. Ahmet bendeki çift kasetli teybi keşfediyor. Günde en az iki doksanlık kaset dolduruyoruz. Arabeske ilk yoğun maruziyetim. Ahmet ağır Hakkı Bulut’çu. Ben Ferdi seviyorum. Bergen var bir de hoşuma giden. Ahmet bir gün, Esengül diyor. Dolduruyoruz. Taht kurmuşsun kalbime diyor Esengül ve biz, gözleri yaşlı iki ergen, hülyalara dalıyoruz.
O günden beri ne zaman taht kurmuşsun kalbime çalsa bir yerlerde, sessizce mırıldanırım.
Sarıbal’da Esengül çaldı mı emin değilim ama bir arabesk geçidinin içindeydik tüm gece. Çalmadıysa da ben çalsın istediğim için sanırım hafiften mırıldandım. Gecenin ilerleyen saatlerinde Ahmet Kaya’ya bağlandık ve Osman beyin de teşvikiyle hep birlikte terennüm ettik bir süre. Bağırmadan, çağırmadan, kimse kimseye karışmadan dem tuttuk anlayacağınız.
Cemî cümlenizenasip olur umarım.
Gözümüz saatlere takıldığında meyhanenin boyanma saati de gelmişti. Sağ olsun, ağanın eli tutulmaz kabilinden hesabı Behzat halletti. Bana metrobüs yolunu doğrultmak kaldı. Merakla girdiğimiz mekandan keyifle çıkan iki rind meşrep olarak evlerimizin yolunu tuttuk.
Neyse ki artık sekizinci katta yaşamıyorum.
Emos Sarıbal meze, yemek, atmosfer, müdavim kitlesi gibi açılardan özgün olmayı başarmış bir mekan. Bölgeye yakın yaşıyorsanız ve bir erkek mekanında olmak size uyarsa, gönül rahatlığıyla film kaplı kapıyı aralayabilirsiniz. Arlanan o kapıdan gözüken aleme girip giremeyeceğiniz ise size kalmış. Uzaklarda yaşıyorsanız da çıtır tavuk için yolunuzu düşürün derim.
Daveti için sevgili Behzat Şahin’e, yazıya sütun açan Diken’e ve buraya kadar okuma zahmetine maruz kalan sevgili okura mahsus selam ederim.
