Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik
İZLE Çavuşesku’nun Termometresi 2’li Görüş İki Savaş Bir Yazar Cumhuriyet’in Edebiyatı Varsayılan Ekonomi Yakın Tarih Tümünü Gör
Çavuşesku’nun Termometresi
Cumhuriyet’in Edebiyatı
OKU Yazılar Röportajlar Çeviriler D84 INTELLIGENCE Asterisk2050 Yazarlar Kitap Yorum
D84 FYI Hariçten Gazel ABD Gündemi Avrupa Gündemi
Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik
Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer santrallerin yüksek maliyet ve uzun inşa süreçlerine bağlı olarak hızlı kurul(a)mamasından kaynaklanan nedenlerle bir “illüzyon” olarak niteleyen yaklaşımların, altyapısal otoriterliğe yönelik toplumsal müdahaleyi geciktirme tehlikesine işaret eder. Devlet-sermaye ittifakının sınıfsal tercihlerini merkeze alan tartışma, enerji ayağındaki teknik irrasyonalitenin tutunduğu zeminin ancak nükleer endüstrinin militarist birikim hedeflerinin teşhiriyle ortadan kaldırılabileceğini savunur.
Bu metin, Historical Materialism 2026 Konferansı kapsamında hazırlanan “Nuclear Power Plants as Catalysts for the New World Order/Yeni Dünya Düzeninin Katalizörü Olarak Nükleer Santraller” adlı akademik çalışmamın temel argümanlarını içeren güncel bir siyasal perspektif denemesidir.
Stratejik derinliği olan konuları yorumlarken büyük resmi görmeden gündelik ya da yıllık verilerle yetinmek, büyük resmi görmeyi önler; yüzeysellikten uzak bir değerlendirmenin daha geniş veçheden ve tarihsel bağlamın izleğinden yararlanılarak yapılması gerekir. Bu açıdan, birazdan okuyacağınız üzere, günümüzde nükleer teknoloji alanında yaşanan gelişmelerin nükleer enerji santrallerinin kurulmasının hızlanmasına istinaden 1970’lerin petrol krizi dönemindeki “nükleer rönesansa” atıfla düşünülmesi isabetli olur. Çünkü sosyolog Lewis Mumford’un daha 1960’larda tespit ettiği gibi, teknoloji, onun dizaynına, etki ölçeğine ve merkeziyetçi karakterine göre otoriter ya da demokratik geleneklerden neşet eder.
Neoliberal politikaların inşa edildiği 70’lerde tam da güneş enerjisi projeleri ortaya çıkarken, yüksek maliyetlerine ve teknolojik bilinmezliğine rağmen nükleer enerji “nükleer rönesans” adı altında ve toplumsal muhalefetin bastırılmasıyla öne çıkarılmıştır. Devletlerin hakimiyetlerini güvence altına almak için büyük yatırımlar yaptığı nükleer teknolojiler, enerji-silah geçişliliğine olanak vererek enerji, teknoloji ve savaş arasındaki bağı güçlendirir ve dolayısıyla, o yıllarda aktivist Denise Hayes’in de savunduğu gibi, otoriter yönetimlere ihtiyaç duyar.
Günümüzün nükleer politikalarına bakıldığında, 1970’lerden itibaren neoliberal politikaların inşa döneminden en önemli farkı; nükleer silahlanmanın kontrolü, azaltımı ya da sözde “haydut” aktörler ve nükleer güvenlik sorunlarının rafa kaldırılıp bunun yerini enerji, teknoloji ve savaş bağlantısı üzerinden kaçınılmaz olarak stratejik nükleer rekabet, silahlanma yarışı, devletler arası konvansiyonel savaşın geri dönüşü ve devletler arasındaki güvenlik ilişkilerinin değişkenliğinin almış olmasıdır.
Nitekim nükleer yönetişim açısından kutuplaşmanın artmasını, son dönemdeki çatışmaların nükleer enerjinin salt teknolojik veya ekonomik bir mesele olmayıp derin bir jeopolitik meseleye bağlanması açıklamaktadır. Bu dönemde Ukrayna’daki çatışmalar ve Rusya’nın doğal gaz kısıtlamaları, stratejik bir alternatif olarak nükleer enerjiye olan ilgiyi yeniden canlandırırken, SIPRI’nin........
