menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

48 28
24.01.2026

Bazı sabahlar vardır; şehir, daha gün doğmadan ağırlaşır. Ankara’nın kışına alışmış olsanız bile o ağırlık, rüzgârın soğuğundan gelmez; insanın içine çöken bir “eksilme” duygusundan gelir. Çünkü bazı kayıplar, bir kişiyi değil, bir ölçüyü alır götürür. Uğur Mumcu’yu anarken içimizde büyüyen boşluk, tam da bu yüzden: Bir insanı değil; bir çalışma ahlâkını, bir vicdan standardını, bir “doğruyu arama” disiplinini kaybetmenin sızısıdır bu.

Mumcu’nun adı bugün anılınca çoğu zaman iki şey aynı anda belirir: Gerçeğin peşinde yürüyen bir kalem ve o kalemin önüne çekilen acımasız bir duvar. Ama ben onun mirasını, yalnızca yarım kalan bir hayatın hüznüyle değil, tamamlanması gereken bir sorumluluğun ağırlığıyla düşünürüm. Çünkü onun bıraktığı yer, bir anma töreninin kürsüsü değil; bir masanın üstüdür: dağılmış dosyalar, kenarına not düşülmüş sayfalar, altı çizilmiş cümleler, birbirine bağlanması gereken izler…

Uğur Mumcu’nun en güçlü yanı, “bilmek” ile “inanmak” arasındaki çizgiyi titizlikle korumasıydı. Bugün her şey çok hızlı; bilgi de hızlı, yargı da hızlı, öfke de hızlı… Bir cümle kuruyoruz; peşinden bin cümle ekleniyor. Oysa Mumcu’nun dünyasında cümle, kolay kurulmazdı; bir iddia, ancak belgeye basınca ayağa kalkardı. Onun yazıları bu yüzden yalnızca okunmaz; izlenirdi. Okur, bir metnin içinde dolaşırken, sanki karanlık bir odada el yordamıyla düğmeye ulaşır gibi ilerlerdi: önce küçük bir ayrıntı, sonra o ayrıntının açtığı başka bir kapı, sonra bir bağ, sonra bir başka bağ… Ve bir anda, o “tesadüf” diye geçiştirilen şeyin aslında nasıl bir düzenin parçası olduğunu görürdünüz.

Uğur Mumcu’yu “onurlu” kılan şey de burada saklı: Kendi güvenliğini, kendi rahatını, kendi konforunu öncelemeyen bir doğruluk ısrarı. Bir insan, kalemiyle bir ülkenin karanlıkta kalmış ilişkilerine........

© Cumhuriyet