menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Nolan’ın Perdesinden Penelope’nin Tezgâhına

11 0
monday

Christopher Nolan’ın Odyssey filmi gösterime girince Homeros’un binlerce yıllık destanı yeniden gündemimize girdi. Sinemanın sevdiği büyük hikâyelerden biri bu. Savaşlar, fırtınalar, tanrılar, canavarlar ve evine dönmeye çalışan bir adam… Nolan’ın kamerası da böylesine büyük bir yolculuğu anlatmak için denizleri, gemileri ve insanın korkularını önümüze seriyor.

Film üzerine konuşulurken herkesin gözü doğal olarak Odysseus’a çevriliyor. Benim aklımsa İthaka’da kalan Penelope’ye takıldı. Çünkü birinin gidişi anlatıldığında, geride kalanın hikâyesi çoğu zaman birkaç cümleyle geçiştirilir. Gidenin başından türlü olaylar geçer; bekleyen ise sanki hiçbir şey yaşamamış gibi aynı yerde durur. Oysa beklemek de insanı değiştirir. Üstelik bazen yolculuktan daha ağırdır.

Nolan’ın filmlerinde zamanın ayrı bir yeri var. Memento’da hafızayla birlikte parçalanır, Interstellar’da dünyadaki zamanla uzaydaki zaman birbirinden kopar, Dunkirk’te aynı olay üç ayrı sürede ilerler. Odyssey’de ise zaman bir bilmece olmaktan çıkıp bir ömre dönüşür. Odysseus on yıl savaşır, on yıl boyunca da evine dönmeye uğraşır. Onun yirmi yılı denizlerde geçer. Penelope’nin yirmi yılıysa bir evin içinde.

İşte burada yolum, Angelica Kauffman’ın 1764’te yaptığı Penelope Tezgâhında adlı tabloya çıktı.

Resimde Penelope dokuma tezgâhının başında oturuyor. Altın sarısı ve mavi giysilerinin içinde, başını eline yaslamış. Ayaklarının dibinde Odysseus’un yaşlı köpeği Argos, yakınında da onun yayı var. İlk bakışta yorgun bir kadın görüyoruz. Fakat yüzüne biraz daha dikkatli bakınca bu yorgunluğun altında başka bir şey beliriyor. Penelope yalnızca üzgün değil; düşünüyor. Önündeki günleri, çevresini saran erkekleri ve kendisine rağmen verilmeye çalışılan kararı........

© Cumhuriyet