Osmanlıdan Cumhuriyete Türk Milliyetçiliği
Avrupa da yaşanan 1789 Fransız ihtilalinin sonuçları, bir dönem sonra hürriyet, eşitlik ve özgürlükler açısından Osmanlı imparatorluğun da etkilemişti. Bu ayrışma Avrupa büyüklerinin reform talepleri olarak sıralanan, 1839’da Tanzimat ve 1854’de Islahat fermanına neden olmuştu. Avrupa büyükleri daha sonraki yıllarda, Osmanlı devletine Tanzimat ve Islahat fermanına neden olan reformlar her fırsatta tekrarladı. Ancak Osmanlı İmparatorluğu bu reformların etrafında dolaştı hiçbir zaman ciddi olarak ele almadı.
Osmanlıda toplumunda tebaa toplumu yerine; Jön Türkler, İttihat ve Terakki cemiyeti üyelerince milliyetçilik ekseninde hürriyet, eşitlik ve özgürlük kavramlarıyla birlikte Türk ırkı ve soyu ön plana çıkarılmasının takipçisi durumuna gelmişti. Sultan Abdülaziz döneminde sadrazam Mustafa Reşit Paşa ve Mehmet Ali Paşa çabalarıyla Gülhane Hattı hümayun ve Islahat fermanı uygulamaları için yapılan çalışmalarda; Sadrazamlığa getirilen reform karşıtı, Mahmut Nedim Paşa reformular için oluşturulan hazırlıklar ve bürokrasiyi dağıtmış ve işlemez hale getirmişti. [1]
1856 yılında Sadrazam Mustafa Reşit Paşa ve arkadaşlarının hazırladıkları Islahat fermanında eşit bir tebaa oluşturması için Türkçenin ortak bir dil olması kararlaştır. Türk dilindeki bu çalışmalar aydınlar arasında ulusal bilincin oluşmasında çok önemli bir ortak değer yaratır. Bu durum Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendinin çalışmaları ile hızla yeni bir Türk edebiyatının oluşumunu sağlar. Öncü aydınların gücü ile Servet-i Funün edebiyatı oluşturur. Bu döneme kadar Osmanlı devletinin politikalarında, Türk dili, ırkı ve soyunu önceliklerine yer verilmemişti.
II.Abdülhamit dönemine gelince devletin tüm yetkileri yalınız Yıldız Sarayında toplanmıştı. Babıali sadrazam, nazırlar, elçilik diplomatları ve devletin var olan kurumsal işlerliği sadece sarayın iradesine alınır. Padişah doğrudan doğruya sadrazamın ve nazırların yetkilerini kullanıyordu. Hariciye Nezareti’nin dışında, İstanbul’da görevli yabancı büyükelçileri doğrudan padişah görüşmeye başlamıştı. Her şeye tek hâkim padişahtı. Devletin istişare meclisi olan devlet şurası, nazırların ortak kararları önemini kayıp etmiş ya da tamamen ortadan kaldırılmıştı. Padişah II. Abdülhamit’in baskıcı ve despotik yöntemleri Tazminat ve Islahat döneminin reform hedeflerinin tümünü etkisiz kılmıştı.
II.Abdülhamit 31 Ağustos 1876’da tarihinde padişah olur. 1876 anayasasının hazırlayıcısı Mithat Paşayı Sadrazamlığa getirdi. Osmanlı devleti bünyesinde çeşitli kademelerde görev yapan, Mithat Paşa daha önceki görevlerinden gelen deneyimle Osmanlı devletinin yaşamsal varlığının devam etmesi için tek kurtuluş yolu olarak, Meşrutiyet yönetiminin esas alınması gerektiğine inanıyordu. Yapılan çalışmalar ve hazırlıklar sonunda Meşrutiyet yönetiminin özünü oluşturan, anayasal sistem, 23 Aralık 1876 yılında Padişah II. Abdülhamit’in iradesiyle yeni anayasa “ Kanuni esasi “ törenle ilan edilse de, maalesef padişah kısa zamanda anayasa askıya aldı ve parlamento kapatıldı. Bu durum Sadrazam Mithat Paşa ile Padişaha II. Abdülhamit arasında önemli bir anlaşmazlık olduğu gösteriyordu.
Bütün bunlarla birlikte Osmanlı imparatorluğun yönetimindeki sistem sarsıntıları ve bütçe darlığının ortaya koyduğu ekonomik sıkıntılar, gerekse ordu nizamının dağınık ve kontrolsüz kalması devletin zayıflamasın neden olmuştu. Hıristiyan halkların yaşadığı Osmanlı eyaletlerinde birbirini izleyen yer yer ayaklanmalar ve başkaldırılar oluşuyordu. Islahat fermanından sonraki dönemde Hıristiyan halkın yoğun olduğu Makedonya’da Hıristiyan tebaa Osmanlı egemenliğine karşı çete mücadelesi başlatılması Avrupa Büyükleri tarafından biliniyor ve destekleniyordu. Bu nedenle Avrupa büyüklerinden destek alan Hıristiyan tebaanın her defasında yeni haklar elde etme peşinde olmaları Makedonya’da isyanlar giderek artıyor ve her alanda yaygınlaştırıyordu. İmparatorluk bazı eyaletleri egemenliğinde tutabilmek için isyancılara yeni haklar ve ayrıcalıklar vermek zorunda kalıyordu. Bu anlamda beklenmedik bir ortamda Karadağ’a yasal ve siyası özerklik verilmişti. Sırbistan sınırlarında yer alan kalelerden Osmanlı askeri çekilerek bu kaleler Sırp Beyliğine bırakılmıştı. Eflak – Bağdan eyaletlerinde “Romanya ”adı altında bir devlet kurulmasına izin verildi. Bulgarlar ve Slav ırklarına yönelik Rusların kışkırtması ve Panslavizm propagandası Osmanlı devletinin balkan halkları üzerinde giderek önemli etkiler yaratmasına neden oluyordu.
Nihayet 1867 ‘de Bulgar bağımsızlığı talebiyle II. Abdülhamit döneminde Bulgaristan’ın tüm toprakları üzerinde özerk bir yapıya kavuşturuldu.[2] Padişah II. Abdülhamit, Girit’te isyancı Rum çeteleriyle mücadele etmek yerine, 1899 yılında Rum prensi Yogi’yu Girit valisi olarak atadı. Girit’te asayiş için İtalyan subaylarından oluşan bir polis teşkilatı kurulmasına izin verildi. Her şeye rağmen Hristiyan tebaa kendisine verilen ayrıcalıklar ve özerklikle yetinmek istemediler, kısa zamanda........
