menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ozan Güven meselesi: Linç mi Adalete Çağrı mı?

27 0
18.06.2026

Suçluyorum! Suçladığım kişilere gelince, onları tanımıyorum, hiç görmedim ve onlara karşı ne kin ne de nefret besliyorum. Benim için onlar sadece birer varlık, topluma zarar veren kişiler. Aldığım önlem, gerçeğin ve adaletin patlamasını hızlandırmak için atılmış radikal bir adımdan başka bir şey değil. Tek bir tutkum var, o da çok acı çekmiş ve mutluluğu hak eden insanlık adına ışığı aramak. Ateşli protestom, ruhumun ta içinden gelen bir feryattır. Zola

Suçladığım kişilere gelince, onları tanımıyorum, hiç görmedim ve onlara karşı ne kin ne de nefret besliyorum. Benim için onlar sadece birer varlık, topluma zarar veren kişiler. Aldığım önlem, gerçeğin ve adaletin patlamasını hızlandırmak için atılmış radikal bir adımdan başka bir şey değil. Tek bir tutkum var, o da çok acı çekmiş ve mutluluğu hak eden insanlık adına ışığı aramak. Ateşli protestom, ruhumun ta içinden gelen bir feryattır.

Ozan Güven’e yönelik protesto olayı üzerine X platformunda büyük çoğunluğu erkek yorumcular olmak üzere pek çok tanınmış hukukçu akademisyen olayı linç veya ihkakı hak olarak niteleyip kınadılar. Bir kısım feminist aktivist, akademisyen ve hak savunucusu ise protesto eylemine hak verdi. Pek çoğu, yorum yapmanın zorluğunu hissederek tartışmayı sessizce izlemekle yetindi. Feminist “ceza adaleti” eleştirisiyle linç arasındaki çizginin bu kadar ince çekilmesi, konunun daha fazla tartışmayı hak ettiğini gösterir.

Öncelikle ortada ünlü bir erkek var; şiddet faili bir erkek; birlikte olduğu kadına fiziksel şiddet uyguladığına dair kesinleşmiş bir mahkeme kararı var. Diğer tarafta, ezilen, ayrımcılığa ve yüz yıllardır devam eden şiddete maruz kalan sessizleştirilmiş kadınları temsil ettiğini iddia eden bir protesto/tepki var. Öte yandan dikkatlerimize sunulan medeniyetin en olumlanan özelliklerinden biri olarak ihkakı hak yasağı var. Bu yasağın meali, cezalandırma yetkisinin üçüncü ve üstün taraf olarak devlete bırakılmasıdır ki bu işlev modern devletin temeli sayılır. İşte bu nedenledir ki protesto gösterisi, bir ihkakı hak, hatta kimilerince linç ve dolayısıyla medeniyet kaybı olarak görüldü. Bu değerlendirmeyi yapanların temel dayanağı, protestoya maruz kalan  Güven’in halihazırda bu eylemi nedeniyle yargılandığı ve cezalandırıldığı, dolayısıyla bir nevi adaletin tecelli ettiğiydi. Bundan daha fazlasını talep etmek, onu toplum önünde aşağılamak, kamusal alandan dışlamak, moda deyimle sivil ölüme mahkum etmek olayı artık linç sınırına taşımaktaydı.

Protesto mu linç mi tartışmasından önce, ceza adaletine dair bazı sorularla başlanabilir. Yatarı bile olmayan hapis cezasının verilmiş olması, olayın böylece kapanıp gitmesi ve toplumda tanınan ünlü bir oyuncu olarak şiddet failinin, değil özür dilemek eylemini adeta haklılaştıracak söylemlerle sosyal yaşamına aynen devam etmesi karşısında Özkan Ağtaş’ın sorusuyla, “nasıl oluyor da ceza yoluyla adaletin yerine geldiğini düşünebiliyoruz?”

Birilerinin çıkıp adaletin gerçekten tecelli etmediğini ileri sürmesi ne anlama gelir? Adaletin devletin tekelindeki ceza mekanizmasıyla ölçülemeyebileceği, bu mekanizmanın, özellikle tabi olanlar, ezilenler bakımından adalet üretmediğinin kabulü, adaletin tecellisi için her şeyden önce taraflar arasında asgari bir eşitliğin sağlanması, bu eşit dengede hakikatin ortaya çıkarılması, failin bu hakikatle yüzleşmesi, özür dilemesi ve bu eylemin bir daha yapılmayacağı yönünde bir kanaat oluşturması talepleri gündelik dildeki anlamıyla çok mu afaki kalmaktadır?

Benzer diğer örneklere ve hukuksal tartışmalara bakıldığında, hem sanat dünyasında hem akademide hem de yargı süreçlerinde bu soruların giderek daha fazla tartışıldığı görülür. Me-too hareketi, özellikle sanat ve film endüstrisinde güçlü erkeklerin nasıl korunduğunu, mevcut iktidar ilişkileri ve hukuk sistemi içerisinde ciddi bir cezasızlık kültürü olduğunu, bu nedenle susturulmuş cinsin en ünlü üyelerinin bile yaşadıkları şiddet, taciz vs karşısında susmaya devam ettiklerini hepimize gösterdi. Protesto eylemini yapan kadının Ozan Güven’in yanına çok yaklaşması rahatsız edici olabilir; ancak bu mesafe dışındaki protesto gösterisi aslında bir tartışmanın başlatılması, bir özre çağrı ve suskun mağdurun sesinin bir yankısı olarak görülemez mi?

Daha geçen hafta, ünlü Alman yönetmen Wim Wenders’in, o dönemde 13 yaşında olan bir çocuk oyuncunun üstsüz göründüğü bir sahne nedeniyle 1975 yapımı Yanlış Hamle filmini gösterimden kaldırma kararı almasının arkasında, şu anda 65 yaşında olan oyuncu Nastassja Kinski'nin geçen ay Süddeutsche Zeitung gazetesine verdiği röportajda, Wenders'ı filmi değiştirmeye ikna etmek için 15 yıldır başarısız bir şekilde uğraştığını söylemesinin ve sinema dünyasında kadınların sesini yükseltmesinin etkili olduğu açık.

1977'de 13 yaşında bir kıza tecavüz suçlamasıyla tutuklanan ve suçunu kabul eden, yüksek bir ceza alacağını öğrenince ABD’den kaçan, hakkındaki cinsel istismar suçlamalarıyla ilgili olarak bir film festivaline giderken gözaltına alınan yönetmen Roman Polanski'yi destekleyenler arasında yer alan Wenders’in de imza attığı dilekçede, bu durumun film festivallerinin eserlerin "özgürce ve güvenli bir şekilde" gösterilebileceği bir yer olma geleneğini baltalayacağını ve tarafsız ülkelere seyahat eden film yapımcılarının tutuklanmasının "etkilerini kimsenin bilemeyeceği eylemlere" kapı........

© Birikim