menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Haritalardan Küresel Ağlara: Kürtlerin Gelecek Tasavvurlarına Dair

4 0
yesterday

Devlet Tahayyülünün Ötesine Bakmak

Bu yazı, Kürtleri geleceğe taşıyacak, kimliğini, kültürünü ve dilini koruyacak yegâne koruyucu kalkanın bağımsız bir devlet olduğu fikrinin lüzumsuz veya hükümsüz olduğu iddiasına yaslanmıyor. Bilakis böylesi bir gelecek tasavvuruna bütünüyle gömülmenin, içinde yaşadığımız ve muazzam bir hızla değişen dünyada Kürtlerin bugün sahip oldukları imkânları görmeyi ve bunlardan yararlanmayı zorlaştırabileceğini hatırlatma amacına matuf. Bir halkın geleceği için kurduğu büyük siyasal ideal ile bugün sahip olduğu imkânları değerlendirmesi arasında zorunlu bir karşıtlık bulunduğunu varsaymak mecburiyetinde değiliz. Hatta belki tam tersine, bugün kültür, siyaset ve fikir alanında yaratılan birikim, yarın hangi siyasal model benimsenirse benimsensin, onun daha sağlam bir zemine oturmasına ve küresel ölçekte daha güçlü karşılık bulmasına yardımcı olabilir.

Modern siyasal düşüncenin yerleşik kabullerinden biri, halkın siyasal kudreti ile devlet arasındaki ilişkinin neredeyse zorunlu addedilmesidir. Bu kabulün tarihsel nedenlerini elbette tartışabiliriz. Birkaç yüzyıl boyunca dünyayı şekillendiren ulus-devlet düzeninde bir topluluğun siyasal kudreti; üzerinde hakimiyet tesis ettiği toprak, sınırlarını koruyan askerî güç ve bütün bunları temsil eden kurumsal devlet kapasitesiyle ölçüldü. Devleti olmayan ya da siyasal birliğini tamamlayamamış halkların ise kendi başına siyasal bir özne olmaktan ziyade, başka devletlerin sınırları içerisinde "halledilmesi gereken" bir mesele olarak görüldü. Kürtlerin yaklaşık bir asırlık siyasal serencamının hatırı sayılır bir kısmı da siyasal kudreti devletle, bir halkın tarihsel varlığını egemenlikle özdeşleştiren bu zihin dünyasının içinde şekillendi.

Burada esas meşgul olmamız gereken şey, bu tarihsel gerçeği yeniden hatırlatmak değil. Daha ziyade, dünyanın muazzam bir hızla değiştiği bir dönemde hâlâ aynı zihin kalıpları ile düşünmenin bizi neleri görmekten mahrum bıraktığını fark edebilmektir. Çünkü devletler ve sınırlar ortadan kalkmadığı hâlde, siyasal gücün artık devlet ve sınırlarla mahdut olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. İnsanların, fikirlerin, kültürlerin ve toplumsal taleplerin dolaşımındaki olağanüstü hız, siyasal faaliyetin mahiyetini ve yönünü de değiştirdi. Bir topluluğun dünyanın farklı coğrafyalarında fark edilebilir hale gelebilmesi, kendi hikâyesini başkalarının tercümesine ihtiyaç duymadan anlatabilmesi, hafızasını, kültürel ve entelektüel birikimini küresel dolaşıma sokabilmesinin imkânları daha da güçleniyor.

Kürtlerin bugün sahip olduğu imkânlara biraz da bu perspektiften bakmamız icap ediyor. Zira tarih boyunca bir zaaf ve parçalanmışlık biçiminde tarif edilen dağınıklığın, günümüz dünyasında büsbütün başka sonuçlar üretme ihtimali var. Türkiye, Irak, İran ve Suriye'de yaşayan Kürtlerle Avrupa'nın ve giderek dünyanın farklı ülkelerinde oluşan Kürt Diasporası arasında gelişen ilişkiler, Kürtlerin siyasal ve kültürel varlığını artık yalnızca Ortadoğu'nun belirli sınırları içerisinde değerlendirmeyi zorlaştırıyor. Tarihin ironisi burada saklı olabilir. Bir zamanlar Kürtlerin siyasal birliğinin önündeki en önemli handikaplardan biri sayılan coğrafi dağınıklık, acaba bugün çok merkezli ve sınırların ötesine taşan bir siyasal güce dönüşebilir mi?

Ben bu sorunun hakkedildiği şekilde tartışıldığını zannetmiyorum. 

Geçmişe Hapsolmadan Geleceği İnşa Etmek

Kürt siyasal fikriyatının hatırı sayılır bir bölümü, hepimizin aşina olduğu nedenlerle, uzun yıllar devlet, toprak, egemenlik ve statü meseleleri etrafında şekillendi. Buna bir de inkâr politikalarının, çatışmaların, zorunlu göçlerin, dil üzerindeki baskıların ve ağır insani kayıpların yarattığı toplumsal hafıza eklendiğinde, Kürtlerin kendi geleceklerini büyük ölçüde geçmişte uğradıkları haksızlıkların telafisi üzerinden düşünmelerinde yadırganacak bir yön yok. Ne var ki tarihsel mağduriyet, bir halkın hafızasının vazgeçilmez parçası olsa da onun bütün siyasal tahayyülünü belirlemeye başladığında başka bir problem ortaya çıkar. Geçmişi unutmak bir toplumu hafızasız bırakabilir; fakat geleceği yalnızca geçmişin telafisi olarak tasavvur etmek de o toplumu tarihin belirli bir anına hapsedebilir. Kürtlerin tarihsel serencamında, bütün bu travmatik deneyimlere rağmen cevap bekleyen daha esaslı bir soru var: Onca çatışmaya, zorunlu göçe, kültürel baskıya ve coğrafi parçalanmışlığa rağmen güçlü bir kolektif kimlik nasıl varlığını sürdürebildi? Bu sorunun cevabını yalnızca siyasal örgütlenmenin sürekliliğinde aramak, kanaatimce Kürt deneyiminin önemli bir boyutunu eksik bırakır. Burada modern siyaset teorisinin açıklamakta yetersiz kaldığı; hafızanın, aidiyetin ve nesilden nesile aktarılan ortak tecrübelerin şekillendirdiği çok boyutlu bir süreçten bahsediyoruz.

İnsanlarda olduğu gibi toplumların hayatında da ağır ve travmatik tecrübeler yalnızca geçmişte yaşanmış hadiseler olarak kalmaz; ortak hafızaya yerleşir, nesiller boyunca aktarılır, zaman içinde yeniden anlamlandırılır ve kimi zaman kolektif kimliğin kendisini yeniden ürettiği kaynaklardan birine dönüşür. Böylece geçmiş, yalnızca acıların ve kayıpların muhafaza edildiği bir hafıza........

© Birikim