menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Trump’tan Epstein’e, Tolstoy’dan Ayfer Tunç’a Kötülük, Dekadan ve Hayatın Anlamı

22 0
sunday

“Derinliklerimizde her ne varsa, onu oraya biz kendimiz koymuşuzdur.” Adam Phillips

“Derinliklerimizde her ne varsa, onu oraya biz kendimiz koymuşuzdur.”

Jacques Rancière, Özgürleşen Seyirci adlı kitabında madunun gösteri toplumundaki gerçekliğinin lengüistik-göstergesel temsiline ilişkin kafa yorarken, protest nitelikli görsel bir sergiye değinir. Başörtülü bir kadının giydiği tişörtün üzerinde şöyle bir cümle yazılıdır: “İçini doldurabileceğim boş bir kelime istiyorum…”[1] İçi türlü spekülasyonlar, olur olmaz zanlar, yıkıcı önyargılar ve güvensizliklerle kirletilmemiş, temiz, naif, masum bir kelime. Mağdurun esenlik ve adaletin dilini, dolayısıyla kendi gerçeğini talep ettiği yer burasıdır: Herkesin kendi eşsiz ve biricik dünyası için doğru boyda olduğu, kimsenin bir diğerinden daha uzun veya kısa düşmediği, anlamı türlü sapmalarla köreltilmemiş, masum, boş bir kelime… Mümkün müdür böyle bir şey? Olgusal gerçeklikten zifiri karanlık manzaralar peydahlandığı yerde dil veya lügat masum kalabilir mi? Kötülük beyanının lengüistik/göstergesel temsilinin bile az çok anlaşılır, makul bir tanımı, kabul edilebilir bir etiği ve estetiği, tepkisel bir karşılığı vardı eskiden. Şimdi ise, yok. Sözle, dille, etkili medya retoriğinin bin bir türlü numaralarıyla sarmalanıp karartılan olgusal gerçekliğin gerekli toplumsal infiali uyandırabilmesi de çok zor bu yüzden. Yine eskiden kötülük eğilimi tüm şiddetiyle ortaya çıkıp da kendini belli ettiğinde, mahiyeti, sınırları, muhtemel tesirleri hakkında iyi kötü bir fikrimiz olurdu. Şimdi ise ölesiye taraf olduğumuz kimi mühim “dava”lar belirliyor ideolojik reflekslerimizin hızını. Kötülüğün dekadanla kesiştiği kavşakta ise, manzara büsbütün silikleşiyor; görüngüler net olmadığı gibi, yürürlükteki şiddete karşı ilk elden kuşanılacak, etkili, iş görür bir stratejiden söz etmek de zorlaşıyor. Zira yeni dekadan kötülük, yol açtığı insani tahribatın boyutlarına, kırdığı onurların, incittiği ruhların, kurban ettiği yaşamların miktarına koşut biçimde ürettiği kanıksamayla, “infial yorgunluğu” diye adlandırılan bir tekinsiz hissiyata kayıtlı.[2] Kötülüğün dekadan evresinde icra edilen eylem ve söylemlerde ise, müptezele hizalı beyanatın dip dalgası yükseliyor dört bir yanda.

“Kötülüğün sıradanlığı”ndan olgusal gerçekliğin irrasyonel itkilere kurban edildiği post-truth’a, Ayfer Tunç gibi söylersek, “hayatla konuşma fırsatı”[3] da büyük ölçüde yara almış görünüyor. Hele de arada cereyan eden akla ziyan, fecaat olaylar silsilesini dikkate alacak olursak. Yakın geçmişte ifşa olunan Epstein vakası sözgelimi; dekadan şiddet ve kötülük fikrinin son zamanlardaki çokuluslu, azılı bir örneğiydi. İçini doldurabileceğimiz boş bir kelimenin hiçbir surette kifayet etmeyeceği görece küresel bir suç ortaklığı marifetiyle ifa edilmiş bir skandal oluşu, medyanın hakikati tanımlama ve çoğunlukla örtbas etme stratejisi bakımından da dikkat çekiciydi. Trump’tan Chomsky’ye, gizli anlaşmalardan veri dampingine dek uzanan geniş bir “fact and figüre” silsilesi içinde ortalığa saçılanlar, nasıl bir dünyada yaşadığımıza ilişkin de son derecede ürkütücü ipuçları verdi. Jeffrey Epstein vakası, bize bir şiddet ve cinnet tipolojisi sunmadı sadece, aynı zamanda insanlığın geldiği akıl izan dışı sadik aşamayı da mükemmelen ikaz etmiş oldu. Nitekim ortalığa saçılan ve tahammül eşiğini zorlayan eylemler (cinsel şiddetten pedofiliye, insan kaçakçılığından şantaja, diplomatik dokunulmazlığın kötüye kullanımından, çok çeşitli alanlardaki çıkar ve nüfuz ağlarına kadar birçok akıl almaz suç, şiddet, yasadışı olay, vb.) küresel elit konsensüse yönelik basit bir ifşa olayı olmayıp, sıradan bir skandaldan daha fazlasıydı. Topyekûn bir vicdan kararması ve korkunç bir dekadan örneği, nereden baksanız. Bunun bir sonraki adımı, mevcut insan tanımımızın topyekûn ilgası olurdu herhalde… Bolluğun depresyon yarattığı, ekonomik sefaletin peyderpey ahlaki kodları yerinden ettiği biliniyordu. Uzun süre geniş bir imkânlar ve lütuflar alanı üzerinde oturuyor olmanın insanı büyük bir aymazlık, rehavet ve bencilliğe sevk edip empati ve perspektif kaybına uğrattığı da… Ancak Epstein vakasıyla, adeta gitgide daha da hızlanan büyük gerilemenin Z raporu alınmış oldu. Tabii her zaman el yükseltecek bir başka melanet örneği çıkar ortaya mutlaka, o nedenle bu bir son da değil kesinlikle. Tüm bu gelişmelerin Trump’ın ikinci başkanlık döneminin yarı ciddi yarı kaçık siyasal vodviline denk gelmiş olması ise, büyük insanlık ailesinin selameti açısından kuşkusuz talihsizce…  

Tam da absürdün acıklı bir komediyle düetinin siyasal vodviline kapılıp gitmek üzereydik ki, çok geçmeden peşi sıra Amerika-İsrail-İran savaşı çıkageldi. İçini doldurabileceğimiz boş bir sözcük arayışının dikkat çekici boyutlara varan çocuk ve sivil ölümlerinin ardından birbiri ardına ve tek taraflı ilan edilen ateşkes kararlarının takvim tutmaz niteliğiyle uğradığı bozgun, yürürlükteki şiddet ve “kötülüğün şeffaflığı”na ilişkin yeni bir fikir daha vermiş oldu. Bu arada, Semud Filosu’na düzenlenen bilmem kaçıncı baskınla birlikte alevlenen Filistin dramını ve Siverek-Onikişubat hattındaki kanlı okul saldırılarını da unutmamak gerek. Gerçekten de her an yeni ve infial yorucu bir boyut kazanan kötülüğü idrakin bir sınırı yokmuş dedirtecek türden hadiseler. Vaziyet, iletişim bilimci George Gerbner’ın 90’ların sonunda “vasat dünya sendromu” diye adlandırdığı şeyden de oldukça farklı. Gerbner’ın formüle ettiği biçimiyle vasat dünya sendromu, özellikle elektronik medyanın sunduğu şiddet dolu içeriklerle izleyicinin tehlike algısını gitgide yükselterek dünyayı olduğundan daha tehlikeli bir yer olarak göstermesi anlamına geliyor. Oysa zikrettiğimiz olaylar gerçek ve dünyanın alelade bir anının alelade bir kesitini sunuyor bugün. Özellikle son ikisi, sorumsuz ebeveynlikle birlikte, yürürlükteki resmi pedagojinin kimi hayati açmazlarını da gün ışığına çıkarmış oldu. Bu sayede, “dinine ve kinine sahip çıkması” telkin edilen gençlik, bilmem kaçıncı kez güncellenip yeni muhafazakâr kodlarla taçlandırılmak suretiyle çağdaşlık dozu azaltılan ve son olarak da iki yıl önce büyük bir övünç ve milli bir gururla Yeni Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla müjdelenen erdem ve değerler eğitiminin hiçbir surette hidayet etmediği bir çıkmazın içinde buldu kendini… Çok kesin değer hükümleri içeren bir saptama olduğunun fakındayım, zira peş peşe ve aleni biçimde yangınlar, afetler, kazalar, türlü taciz ve cinayetler, onca uyarıya  rağmen bir türlü ardı arkası kesilmeyen ihmaller zinciri, vb. dramatik olaylar yüzünden hayattan koparılan gencecik........

© Birikim