Kutsalın Hukukla Korunması: Deniz Göktaş Vakası ve İfade Özgürlüğü
Deniz Göktaş'ın bir stand-up gösterisinde Kur'an'ın "son kitap" olduğu inancını mizahi bir dille konu etmesi üzerine başlatılan soruşturma ve tutuklanması, Türkiye'de ifade özgürlüğü tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Dünyanın birçok ülkesinde hâlâ "dine hakaret" suçunu düzenleyen yasalar yürürlükte bulunuyor. Ancak en ağır yaptırımların Müslüman çoğunluklu ülkelerde yoğunlaştığı görülüyor. Humanists International’in verilerine göre dine hakaret nedeniyle ölüm cezası öngören yedi ülkenin altısı Müslüman çoğunlukludur.[1] Yedincisi de Nijerya, yarısı Müslüman. Türkiye ölüm cezası uygulayan ülkeler arasında değil, ancak dine hakareti hapis cezasıyla cezalandıran ve ABD Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu tarafından ‘Special Watch List'e alınması tavsiye edilen ülkelerden birisi.[2] Türkiye’de son kırk yıl içinde İslam üzerine eleştirel düşünceler geliştiren, kutsal metinleri farklı biçimlerde yorumlayan ya da yerleşik dinî kabulleri sorgulayan kimi aydınlar aydınlatılamayan cinayetlerde hayatlarını kaybettiler, kimileri ise tehditler altında veya yurt dışında yaşamak zorunda kaldı.[3]
Liberal İslam yorumlarıyla bilinen Mustafa Akyol, Malezya'da 2017 yılında İslam üzerine yaptığı bir konferansın ardından 'resmî izin olmadan din öğrettiği' gerekçesiyle gözaltına alındı ve Şeriat Mahkemesi'nde sorgulandı. Daha sonra babası Taha Akyol’un harekete geçmesi ve özellikle eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Malezya Kraliyet ailesi nezdindeki diplomatik girişimleriyle serbest bırakıldı. Kendi ifadesiyle bu olay ona “İslam dünyasındaki temel sorunlardan birinin teklifle dini yaymak yerine dayatmaya çalışmak olduğunu bir kez daha” göstermektedir.[4]
Tabii konu her zaman böyle tatlıya bağlanamayabiliyor. Kutsalın mizah yoluyla eleştirilmesine verilen tepkiler de her durumda aynı biçimi almıyor. 2005’te yayımlanan Danimarka karikatürleri, medya kuruluşları, dinî örgütler, hükümetler ve uluslararası protesto ağlarının dahil olduğu geniş ölçekli bir diplomatik ve siyasal krize dönüşmüştü. Protestolar sırasında çok sayıda insan yaşamını yitirdi. Charlie Hebdo dergisine 2015’te düzenlenen silahlı saldırı ise kamusal bir tepkinin kontrolden çıkmasından ziyade, belirli kişileri hedef alan örgütlü ve ölümcül bir terör eylemiydi. Türkiye’deki Leman vakası ve Deniz Göktaş hakkında yürütülen süreçler ise esas olarak devletin ceza hukuku ve tutuklama mekanizmaları aracılığıyla ifade hürriyetine yönelik müdahaleler. Bu farklı olaylar arasındaki ortaklık, kutsal kabul edilen inançların eleştirilmesiyle ilgili değil, bu eleştirilerin dini otoriteler, siyasi elitler, devlet kurumları ve örgütlü gruplar tarafından farklı şiddet ve yaptırım biçimlerinin gerekçesine dönüştürülebilmesi. Bu nedenle asıl mesele bireysel dini hassasiyetlerden çok, belirli hakikat iddialarını eleştiriden muaf tutan epistemik iktidarın bu hassasiyetleri kolektif seferberliğe, hukuki cezalandırmaya ve fiziksel şiddete dönüştürmeyi kendi gücünü yeniden üretmenin bir yolu olarak kullanması.
Epistemik iktidar ve epistemik şiddet
Kuramsal psikolojinin önemli isimlerinden Thomas Teo, "epistemik şiddet" kavramıyla belirli sosyal bilimsel bilgi biçimlerinin alternatif yorumlamaları sistematik olarak dışlamasını ve kendilerini tek meşru hakikat olarak dayatmalarını anlatır.[5] Bu dayatmaya ya da zorlamaya varmadan önce ve tanımı biraz genişleterek, aslında her bilgi rejimi veya sistemi belirli ölçüde bir “epistemik iktidar” üretir ve neyin doğru bilgi sayılacağını, hangi yorumların meşru kabul edileceğini tanımlar diyebiliriz. Toplumsal ya da sosyolojik kurumlar olarak bilim, siyaset din de bunu yapar diyebiliriz. Birbirinden iddialı çıkışları ve içerikleriyle dinler, hangi anlatıların, yorumların veya yazılı metinlerin kutsal kabul edileceğini ve hangilerini meşru sayılacağını bildirirler. Bu yönleriyle epistemik bir iktidar üretmeleri kaçınılmazdır. Epistemik şiddetin ortaya çıkması ise bu iktidarın sorgulanamaz hâle gelmesi, eleştiriyi hatta farklı yorumları meşru bir düşünsel faaliyet olmaktan çıkarıp ahlaki ya da hukuki bir suç gibi görmeye başlamasıyla oluşur. Örneğin, Diyanet'in kendi mealini yayımlamasını epistemik bir iktidarın olağan bir aktivitesi olarak görebiliriz ama başka mealleri yasaklatmaya veya dolaşımdan kaldırmaya çalışması, epistemik şiddete bir örnek olabilir. ‘Tarihselci’ ilahiyatçıların işlerine bir şekilde son verilmesi de bir örnek olabilir.[6] Epistemik iktidarın epistemik şiddete dönüştüğü eşik burası gibi görünüyor.
Deniz Göktaş'ın yaptığı tam da bu eşiğe dokunmaktı. Mizah aracılığıyla doğruluğu bilimsel olarak sınanması mümkün olmayan metafizik bir iddiayı gündelik aklın alanına çekti, bizim Deniz. Bir kitabin Tanrı tarafından gönderilen son kitap olduğu inancı, inananlar açısından kutsal olabilir, ancak demokratik bir kamusal alanda diğer bütün metafizik iddialar gibi tartışılabilir olmalıdır. Deniz'in yaptığı şey Müslümanların haysiyetini hedef almak değil, yerleşik bir hakikat iddiasını kamusal eleştirinin konusu hâline getirmekti. Bu nedenle onun yaptığı şeyi bir saldırı olarak değil, bir epistemik direniş olarak okuyabiliriz. Çünkü saldırıyı yapan ve şiddet üreten taraf, kendi hakikat iddiasını eleştiriden muaf kılmaya çalışan epistemik iktidardır. Mizah ise burada tahakküm kuran değil, tahakkümün ürettiği sessizliği bozan bir araçtır.
Belli ki Deniz'in gösterisi, dine veya siyasal iktidara mesafeli kesimlerde bir rahatlama yaratırken, güncel ve hâkim ‘İslami ethos’un belirli kesimleri açısından bir ‘sınır ihlali’ olarak deneyimlenmiştir. Yani İslam'ın kurucu metinleri, yerleşik yorum gelenekleri ve tarihsel olarak baskın hâle gelmiş normatif kabulleriyle şekillenen ortak bir etik-yaşam ufku, belirli düşünme, hissetme ve davranma biçimlerini de teşvik edebiliyor ve psikopolitik sınırlar da burada çiziliyor.[7] Fethi Benslama'nın İslam'ın Psikanalizi kitabında dikkat çektiği gibi, modernleşme süreçlerinden geçen Müslüman toplumlarda kutsalın sembolik ihlali, dinî bir tartışma üretemeyebilir ama kimliğin ve güvenlik duygusunun tehdit edilmesi kökensel bir güvenlik arayışını tetikleyebilir.[8] Hatta bu süreç ‘allak bullak edici bir travma’ olarak bile deneyimlenebilir.[9]
Niçin İslam dünyasında bu derece bir tepki mevcut?
Burada sosyal psikolojinin kimi normatif yaklaşımları ve özel olarak deneysel varoluşçuluk bir açıklama sunabilir. Örneğin, Dehşet Yönetimi Kuramı'na göre insanlar diğer bütün canlılar gibi yaşama içgüdüsüne sahiptirler. Fakat diğer canlılardan farklı olarak, insanlar ölümün kaçınılmaz olduğunu bilirler. İki farklı yöne giden bu yaşama arzusu ile ölümsüzlüğün imkânsızlığına dair bilgi, insanlarda en azından psikolojik bir var-oluş kaygısı yaratır. Dinler ise tarih boyunca ölüm, adalet, belirsizlik ve anlamsızlık karşısında insanlara anlam ve sembolik de olsa bir kurtuluş sunan en güçlü sistemler olmuşlardır. Kaygıyla kolektif olarak baş etmemizi, dahası bir şekilde ölümü bir geçiş olarak görüp, yadsıyabilmemizi sağlamışlardır. Bu yüzden insanlar çoğu zaman dinlerini yalnızca bir dışsal kimlik olarak savunmazlar, hayatlarına anlam veren bütün sembolik evreni, en derin kaygılarını dindiren o hakikati savunurlar. Yüzlerce sosyal psikoloji deneyi de bu güçlü eğilimi doğrulamaktadır.[10] Kısaca bir dini dünya görüşünün mutlak geçerliliği ya da doğruluğu mizahi de olsa bir meydan okuma ile karşılaştığında, verilen tepki yalnızca bilişsel, entelektüel ve soğuk bir tepki değildir. Aynı zamanda duygusal, otomatik ve sıcaktır. Güven veren anlam çerçevesine tekrar sarılmaya yönelir insanlar. Hayatın çokluğu ve çeşitliliği karşısında, ölümün tekliğini ve kaçınılmazlığını bilen insan, inandığı o tek hakikati de her pahasına savunabilir.[11] Kendi inancının, bütün ‘dinler ailesinin sadece bir parçası’ olduğunu düşünmek aklına gelmeyebilir.[12]
Peki bu normatif psikolojik mekanizma, farklı dinlerde gözlenen tepkilerin neden aynı ölçüde ortaya çıkmadığını açıklamaya yeter mi? Muhtemelen hayır. Burada dinlerin de normatif içerikleri üzerine de düşünmek gerekiyor.[13] Benim dikkat çekmek istediğim nokta, günümüzde baskın ‘İslami ethos’da görülen bir epistemik kapalılık eğilimidir. Tanrı’nın doğrudan sözü olarak kutsal metnin hatasız, eksiksiz ve değişmez olduğu, vahyin........
