“Türkiye'deki dönüşüm ne bütünüyle Ortadoğu tipi bir polis devleti ne de tam anlamıyla Rusya tarzı bir yönetimdir”
Kısa süre içinde ikinci baskısını yapan Radikalleşen Türkiye, Türkiye’nin yakın tarihini kuşatan şiddet döngüsünü, devleti merkeze alan bir ilişkisellik ağı içinde yeniden düşünmeye davet ediyor. Kitap, devlet cebrine karşı Türkiye solu ile Kürt hareketinin farklı tarihsel uğraklarda geliştirdiği politik şiddet repertuarlarını ve mücadele biçimlerini mercek altına alarak Türkiye’de siyasal alanın kuruluşuna ve dönüşümüne ilişkin yeni tartışma imkânları sunuyor. Türkiye’de siyasal alanın dinamiklerini çözümlemeye yönelik uzun yıllardır önemli çalışmalar üreten Güney Çeğin ve Vefa Saygın Öğütle’yle kitaptan hareketle bugün hâlâ politik tartışmaların seyrini belirleyen tarihsel fay hatlarını, süreklilikleri ve kırılma anlarını konuştuk.
Türkiye’de özellikle 1960’lardan itibaren siyasal alanı domine eden politik şiddeti ele aldığınız bu ufuk açıcı kitabınızda, vuku bulan şiddet pratiklerini devletin kurucu mantığıyla ilişkisel bir biçimde kavramayı öneriyorsunuz. Bu açıdan 60’lı yılların kerteriz noktası alınması manidar. Ancak analiz çerçevesi olarak 1980 yılı ile sınırlamanızın gerekçeleri nelerdir? Özellikle, Hizbullah'ın şiddet faaliyetlerini ve devletin seri faili meçhul cinayetlere doğrudan müdahil olduğu 1990'lar periyodunu bu çerçeveden nasıl değerlendirirsiniz?
Vefa Saygın Öğütle: 1960-1980 arasına yoğunlaşmamızın temel bir gerekçesi, bir bütün olarak 1970’lerin aslında dünya tarihsel konjonktürüne politik şiddetle damgasını vurması: Dünya çapında gerilla hareketleri, kitle ayaklanmaları ve genel grevler, terör eylemleri, Latin Amerika, Afrika, Asya, İran, Filistin vs. Dolayısıyla şiddete politikanın bir aracı olarak meşruiyet sağlayan bu uluslararası bağlam, Türkiye’deki politik şiddet kampanyaları açısından hem benzerlikler için açıklayıcı bir bağlam hem de farklılıklar için bir karşılaştırma imkânı sunuyor. 1960’lar ve bilhassa 1970’ler dünyada politik şiddetin tarihsel sosyolojisini yapmak için ideal bir dönem, adeta bir laboratuvar, en gelişkin formların yaşam fırsatı bulabildiği bir ortam.
1960-1980 arasına yoğunlaşmamızın temel bir diğer gerekçesi, bu dönemin Türkiye’deki politik şiddetin tüm varyasyonlarının açığa çıktığı momente tekabül etmesi: Devletin kapitalist militarizasyonunu müteakip ve bununla ilişkisellik içerisinde, sol radikal kurucu şiddet varyantını Kürt radikal kurucu şiddet varyantının takip etmesi. İslâmi radikal şiddet dahi, olgun formuna 90’larda ulaşmış olsa da aynı dönemin ürünü. Dolayısıyla 90’lardaki radikal şiddet ve terör kampanyalarının temel aktörlerini bu dönemde rüşeym hallerinde yakalayabiliyoruz. 90’larda ve sonrasında PKK’nin tekelleşmesinin tarihsel temellerini net olarak görebiliyoruz mesela.
12 Eylül askerî darbesi elbette üçüncü ve asıl temel gerekçe. 12 Eylül, hedefleri ve sonuçları karşılaştırıldığında, Türkiye politik tarihinin ilk ve tek başarılı askerî darbesi. 12 Eylül darbesi sadece Türkiye politik alanının yapısında önemli kırılmalara neden olmakla kalmamış, uzun erimli sonuçlar doğurarak, bugüne kadar etkilerini sürdüren, toplumsal hayatın makro ve mikro düzeylerine nüfuz eden en radikal askerî darbe olarak tarihe geçti. Neoliberalizasyon süreciyle at başı ilerleyen köklü idari düzenlemeler (yasamanın üstünlüğünün kaldırılarak cumhurbaşkanlığının olağanüstü yetkilerle bir yarı-başkanlık rejimi olarak kodifikasyonu, yürütmenin yargı üzerinde tahakkümünün hukuki ve idari aygıtlarının teşekkülü), günümüze dek uzanan bir sürekliliğe işaret ediyor.
Dolayısıyla 12 Eylül öncesi ve sonrası, bir yanıyla bir süreklilik ama temel bir yanıyla da bir kopuş hikâyesidir. Hem radikal şiddet aktörlerinde hem de devletin bir alan olarak kapasite ve pratiklerinde bu süreklilik ve kopuşları izleyebilirsiniz.
Güney Çeğin: Özal döneminden 2002’ye kadar, Türkiye siyasal alanı, genelde koalisyon hükümetlerinin yarattığı politik istikrarsızlık, düşük yoğunluklu demokrasi, Kürt hareketinin yükselişi ve 2001’deki Cumhuriyet tarihinin en derin mali krizi gibi gelişmelerin kıskacında, bazı siyasal sorunların “kronik birer problem alanı”na dönüştüğü bir sürece sahne oldu. Serbest piyasa merkantilizminin güçlendirilmesinden emek örgütlerinin bastırılmasına uzanan pek çok önlem mevcut siyasal alanda oluşacak olan gerilim hatlarının çizgilerini belirginleştirecekti. Bu sürekli kriz durumu, merkez sol ve sağ kanattaki ana-akım partiler ile “temsil edilen yurttaş” arasındaki bağı kopararak, partilerin toplumsal/tabana dayalı içeriklerinin boşalmasına ve parti siyasetinden devlet aygıtlarına kadar uzanan bir hegemonya bunalımına yol açtı. Bu nedenle 1990'ları, 1970'lerin basit bir uzantısı olarak değil, devletin güvenlikçi kapasitesinin yeniden örgütlendiği yeni bir evre olarak görmek gerekir. Kürt meselesinin merkezîleşmesi, düşük yoğunluklu savaş stratejileri, koruculuk sistemi, faili meçhul cinayetler ve Hizbullah gibi paramiliter aktörlerin ortaya çıkışı, politik şiddetin yeni biçimler altında yeniden üretildiğinin en bariz kanıtıdır. Dolayısıyla 1990'lar, kitabımızın temel tezlerine istisna teşkil eden bir dönem değil, onları doğrulayan yeni bir tarihsel konfigürasyon biçiminde okunmalıdır.
Politik şiddetin yoğunlaşması bağlamındaysa; devlet aygıtı, 1980’lerden 2000’li yıllara kadar, Güneydoğu illerinde Michael Mann’in “otokratik militarizm” adını verdiği, sosyal temsil ve yerel baskıdan müteşekkil “çift başlı bir kurumsal strateji”ye başvurdu. TSK, Kürt hareketinin tedhişçi faaliyetlerinden etkilenen alanlarda, devletin düzen ve mülkiyeti koruma çabalarının belkemiğini oluşturmaya devam etti. Köy boşaltma programı, koruculuk sisteminin örgütlenmesi ve benzeri devlet cebrine dayalı girişimler denetime tabi olmadığından şiddetin boyutları daha da arttı.
İlaveten 90’lar İslâmcılığın giderek toplumun meşru bir bileşeni haline geldiği, beyaz yakalı sınıfın doğduğu, kültürel üretim alanının depolitize edilmiş genç nesli içine alarak meta-piyasaları aracılığıyla yeni bağlantılar inşa ettiği bir süreçtir ayrıca. 90’dan sonraysa bir kaza sonucunda devletin yasal olmayan faaliyetlerinin ortaya çıkması (Susurluk vakası), ardı arkası kesilmeyen yolsuzluk olayları, toplumsal ayrışmanın üst düzeye çıkması, yeni bir fenomen olarak eski-paramiliter aktörler arasında “mafya ağlarının doğuşu”, Kürt sorununun bir türlü çözülememesi ve 2000’lerde ülkenin ciddi bir ekonomik kriz içerisine girmesiyle karakterize edilebilir. Bu bağlamda, AKP, Cumhuriyet tarihinin en ağır ekonomik krizi, Kürt sorununun iyice derinleştiği bir ortam ve ordunun siyasal alana ağırlığını yeniden koymaya çalıştığı süreçler eşliğinde, yeni bir hegemonya tesisi için önemli bir fırsat yakalamış oldu. Dolayısıyla uzatmadan şunu belirtebiliriz: Kanaatimizce politik şiddet repertuarları ile devlet cebri arasındaki daimi etkileşim, politik alanın yapılandırılmasının başlıca dinamiğidir.
Kitapta, 1960'lı yıllara devlet inşasının tamamlandığı ve Türkiye kapitalizminin militarist bir içerik kazandığı bir dönem olarak referans veriliyor. Bu bağlamda devlet inşasıyla kastedilen nedir ve Türkiye örneğinde bu sürecin tamamlandığını hangi parametrelerle açıklayabiliriz? Buna bağlı olarak şunu da sormak istiyorum: Günümüzde, Amerika ve İsrail hegemonyasının Ortadoğu'yu yeniden şekillendirdiği bu küresel konjonktürde Türk devletinin pozisyon alışını —çözüm sürecinin de bir parçası sayıldığı— devletin yeniden yapılandırılması ya da kitabın terminolojisine referansla "yeniden inşası" olarak tanımlayan söylemleri nasıl okuyorsunuz?
Güney Çeğin: “Devlet inşası” mefhumundan kastımız sadece bürokratik kurumların tam tekmil tesisiyle ilgili değil elbette, lakin devlet olgusundan idrak edilmesi gereken şeyin evvela toplumsal güç ilişkilerinin belirli bir dengeye kavuştuğu ve bu dengenin de kurumsal biçimler içinde istikrara kavuşturulduğu bir tarihsel temerküz halini anlıyoruz.
60 sonrası Türkiye'de tamamlanan şey yalnızca “idari bir devletleşme” değildi. Tamamlanan şey, sermaye birikimi, bürokrasi, TSK ve ekseriyetle millileştirilmiş ve yaderkleştirilmiş politik alan arasındaki eklemlenmenin belirli bir tarihsel biçimin çıktılarıdır. 1923 sonrası tecrübe edilen tüm merkezileşme hamleleri, milli(ci) ekonominin inşası, alternatif güç odaklarının devre dışı bırakılması, nüfusu kontrol mekanizmalarının özellikle coğrafi açıdan doğuya doğru genişleyen cebrî yaygınlaşması, TSK’nın toplumsal hayat üzerindeki nüfuzu, devletin ekonomik müdahale kapasitesinin büyümesi ve eğitim kurumlarının tüm sosyal sathı domine etmesi bu “tamamlanma”nın merkezî parametreleri olarak okunmalıdır.
27 Mayıs’a gelindiğindeyse aslen devlet, bir alan ve aygıt olarak (ki bu iki formasyon arasında mekik dokuyan salınımıyla ve her halükarda çubuğu aygıta bükerek) kendi toprakları üzerinde rakipsiz bir egemenlik aygıtına dönüşmüştür. Türkiye kapitalizminin militarist içerik kazanması da bu bağlamda okunmalıdır. Buradaki militarizm yalnızca ordunun siyaset üzerindeki etkisi olarak okunmamalıdır. Daha derinlerde, toplumsal bütünleşmenin ve ulusal birliğin askerî mantıklar üzerinden örgütlenmesi ile kapitalist güç odaklarının bileşimi biçiminde görülmelidir. Başka bir ifadeyle, ekonomik kalkınma, ulusal güvenlik ve siyasal birlik aynı stratejik ufuk içinde düşünülmeye başlanmıştır. Özellikle Kürt meselesi, Soğuk Savaş koşulları ve iç düşman paradigması, devletin cebir aygıtlarına olağanüstü bir potansiyel kazandırmıştır. Böylece güvenlik mantığı, yalnızca siyaseti değil, toplumsal alanın tamamını yapılandıran bir ilkeye dönüşmüştür.
Bugün “devlet yeniden inşa mı ediliyor?” sorunuza ihtiyatla yaklaşırız. Yeniden inşa edilen bir şey varsa o da devletin farklı toplumsal, jeopolitik ve uluslararası konjonktür bağlamında “yeniden ayarlanma/uyarlanma diyalektiği”ne tabi bir gelişim gösterdiğidir. Yeni paketlenmiş haliyle çözüm sürecini de bu açıdan okuyabiliriz. Cebrin maliyetini azaltmayı demokratikleşme iradesi kılıfı altında ya da yeni yönetimsellik formlarını devreye sokmayı jeopolitik hesapların mantığına endeksleyebilirsiniz mesela. Lakin bir egemenlik aygıtı açısından temel soru her zaman şudur: Belirli bir toplumsal alanı sürekli savaş ve istisna rejimi altında mı idare edeceğim, yoksa daha düşük maliyetli ve daha istikrarlı bir entegrasyon formu mu geliştireceğim?
Bu nedenle bugün Ortadoğu'daki dönüşümler bağlamında ortaya atılan “Türk devletinin yeniden kuruluşu” tezlerini biraz mesafeyle değerlendirmek gerekir. Çünkü bu söylemler bazen devleti, kendi başına hareket eden bir şahıs gibi düşünme eğilimi taşırlar. Oysa devlet, her zaman belirli güç ilişkilerinin yoğunlaşmış biçimidir. Değişen şey devletin özü değil; onu taşıyan........
