menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yitirileni Değil Yeniyi Ararken

29 0
26.01.2026

Sadece Türkiye’de değil, bugün dünyanın çok büyük bir bölümünde yürürlükte olan siyasal rejimin tanımlanması, daha doğrusu onu niteleyecek doğru kavramın, doğru sıfatın bulunması konusunda hararetli bir çaba var. Bu çaba yalnız diktatörlükle demokrasi karışımı ve sayıları hızla artan, neredeyse çoğunluğu oluşturan hibrit rejimleri adlandırmak için gösterilmiyor. Çin gibi komünist parti diktatörlüğü altında güdümlü bir kapitalist ekonomi uygulayan siyasal rejimin sürekliliğinin ya da bugün Donald Trump ve ekibinin muhafazakâr-milliyetçi ultra-liberal bir politika yürütmesini mümkün kılan ortamın tanımı, adlandırılması konusunda da rivayet muhtelif.

Eric Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl (1914-1919) Aşırılıklar Çağı’nda sanki günümüzdeki bu durumu tarif eden bir tespit dile getirmişti: “İnsanlar geçmişin onları hiç hazırlamadığı bir durumla karşı karşıya geldiklerinde, bunu ne tanımlamaya ne anlamaya muktedir olmasalar bile, bilinmeyeni adlandırmak için el yordamıyla aramaya başlarlar.”

Totalitarizm/diktatörlük ve demokrasi kutuplarıyla belirlenen 20. yüzyılın ikinci yarısına özgü siyasal rejim adlandırmalarının geçerliğini büyük ölçüde yitirdiği bir ara dönemdeyiz. Bunu, günümüzdeki siyasal rejimlere verilen ve çoğu sonuçta hemen hemen aynı veya birbirine epey yakın durum tasviri ve tespitlerine dayanan farklı adlandırma örnekleriyle görüyoruz. Rekabetçi otoriterlik, otoriter demokrasi, otokratik popülizm, illiberal demokrasi, hegemonik otoritarizm, yağmacı kleptokrasi, oligarşik despotluk, muhafazakâr neoliberal otoritarizm, patrimonyal otoriterlik, sultanizm… Bu adlandırma listesi uzadıkça uzuyor. Bunlara günümüz anti-demokrasilerini bir yüzyıl önceki faşizmlerin yeni versiyonu olarak ele alan, geç faşizm, neo-faşizm, post-faşizm, para-faşizm, tekno-faşizm gibi farklı faşizm adlandırmaları da ilave oluyor. Bu rejimlerin iktisadi, siyasal ve sosyal boyutlarını birlikte ele alan, etnik-dini milliyetçi, kapitalist ve farklı doz ve türlerde otoriter/otokratik nitelikleri tek bir kavramda ifade etmeye çalışanlar da var. Elbette bütün bu çabaların hepsi önemliler. Bu çabaların duruma diğerlerinden farklı bir etiket yapıştırma amacı ile sınırlı olmadığını, mevcut durumu dönüştürmeye yönelik bir çözümleme, anlama ve çok belirsiz de olsa bir yol gösterme amacı taşıdıklarını, – bu her zaman çok belirgin olmasa da–, varsayıyoruz. Ama aynı zamanda bu adlandırma enflasyonu bir başka sorunun varlığına işaret ediyor.

Freud, 1930’da o dönemin Batı toplumlarında Uygarlığın Huzursuzluğu’nun yaşandığını temkinli biçimde ifade etmişti. İnsan türünün kültürel gelişiminin saldırganlık ve kendi kendini yok etme itkilerini ne kadar denetim altında tutabileceğinin gelecek açısından belirleyici olduğuna işaret ediyordu. Bunun yanıtı birkaç yıl sonra nasyonal-sosyalizmin iktidarı ve onu izleyen büyük felaketle gelmekte gecikmedi.

Günümüzde, sadece Batı medeniyetinde değil, küresel insanlığın ortak medeniyet alanında da gözle görünür bir huzursuzluk hâkim. Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün 2024 yılı verilerine göre dünya genelinde tespit edilen toplam altmış bir çatışma, bu yeni huzursuzluk dalgasının çarpıcı bir tezahürü. Bu, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana bir yıl içinde kaydedilen en yüksek çatışma sayısı. Dünya Sağlık Örgütü’nün, dünya genelinde her sekiz kişiden birinin bir tür zihinsel rahatsızlık yaşadığını açıklaması da bu küresel kırılganlığın bir başka göstergesi. Sorunun bir başka yansıması ise Birleşmiş Milletler’in verilerine göre 2024 yılında dünya genelinde 80 bin kadının –yani her gün ortalama 137 kadının– kasıtlı olarak öldürülmüş olması. Bu cinayetlerin `’ı maktulenin tanıdığı bir erkek tarafından işlenmiş. Kadınların yükselen eşitlik talepleri ve kazanımları karşısında erkek egemenliğini kaybetme endişesiyle bir kadınkırım yaşanıyor. Bu vahim tabloya, bir avuç zenginle nüfusun geri kalanı arasındaki gelir ve ondan da fazla servet uçurumunun hızla büyümesinin yarattığı öfke, iklim değişikliğinin ve her yerde boy veren yakın veya uzak savaş endişesinin yarattığı huzursuzluk ilave oluyor.

Dünyayı saran bu yeni huzursuzluk aynı zamanda bir dil, bir anlama ve anlatma krizi olarak da tezahür ediyor. Kelimeler, kavramlar, ifade etmeleri beklenen gerçeklere tekabül etmiyorlar. Gösterenle gösterilen uyuşmuyor. Özellikle otoriter, otokratik veya diktatoryal yönetimler, gösterenle gösterilen arasındaki farkı giderek açarak bu huzursuzluğu besliyor ve ondan besleniyorlar. Neoliberalizmin yalnızca bir iktisat politikası değil, aynı zamanda insan topluluklarını toplum olmaktan çıkarıp bireyler yığınına indirgeme süreci olduğu her geçen gün daha belirgin hale geliyor. İnsanların buna yavaş yavaş alışmasını sağlayacak dil ve önlemler hayata geçiriliyor. Kelime savaşları ve kültür savaşları, diğer somut ve şiddetli çatışmalarla eşzamanlı olarak devam ediyor; onlarla birlikte ilerliyor. Bu çatışmalar, kendi tahayyül evrenlerini yaratıyor ve artık gerçekliğe ihtiyaç duymayan ve kendini gizlemeye dahi gerek görmeyen bir........

© Birikim