O "yol" bulunacak
Türkiye’yi yaklaşık son çeyrek yüzyıldır yönetir gibi yapıp aslında "savrum savrum savrulan" ama İslamcı - Faşist bir diktatörlüğü inşa ve tahkim etme çabası içinde olduğu artık açık açık görülen rejim, bunun karşısındaki çok yönlü direniş önünde giderek daha da çaresiz bir duruma görünüyor.
Kendisine rakip olarak iktidara doğru yürüdüğünü hissettiği andan itibaren, ana muhalefet partisi ve onun müstakbel cumhurbaşkanı adayını 9 Mart’tan itibaren Silivri’de yargı önüne çıkaran Recep Bey Rejimi, en doğal demokratik kural ve teamüller içinde gerçekleşmek isteyen bu çıkışa bile tahammülsüzlüğünü bu dava ile sergilemiştir.
Davanın iddianamesinde, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na atılan sözde suçlar arasında (mealen) "2014 seçiminde kazandığı Beylikdüzü Belediye başkanlığından itibaren, İBB’nin başına, CHP’nin başına, oradan da Türkiye Cumhuriyeti’nin başına geçmeyi hedefleyen bir siyasi çaba içinde olmak" adeta suç gibi gösterilmeye çalışılıyor. Üstelik de, aynı Ergenekon ve Balyoz vb. kumpas davaları sürecinde olduğu gibi, bu iddianamenin de "savcısı" hüviyetinde açıklamalar yapan Rejimin Başı Recep Bey, kendi siyasi kariyerinde neredeyse aynı hat üzerinden, yani yasal yollardan adım adım iktidara yürüdüğü gerçeğini unutturmaya çalışıyor.
Bugün işbaşındaki rejim, bir yandan en büyük siyasi rakibini, inanılmaz bomboş iddialarla dolu ve siyasi muhtevası tarihe geçecek "Silivri Yargılamaları" ile safdışı etmeye çalışırken, bir yandan da Türkiye’yi getirdiği noktada, on milyonlarca insanı hayatından bezdiren bir baskı ve sömürü düzeninin icracısı konumundadır.
Ülkenin dört bir yanında adeta binlerce "düdüklü tencere", rejimin ateşi üzerinde fokur fokur kaynamaktadır.
Emekçilerin ezici bir çoğunluğu, en temel yaşamsal ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak seviyede ağır bir yoksullukla, hatta sefaletle mücadele etmeye çalışıyorlar. Örgütlü hak mücadelesinin, sendikalaşmanın önündeki engellerin daha da arttırılmasına yönelik baskılar da tencerenin "basıncını" giderek yükseltiyor.
Aynı kitlenin emekli olanları, çalıştıkları dönemde ellerine geçenin bile çok az bir miktarına, açlık sınırında yaşamaya mahkûm edilmiş, bir yandan da iktidarın neredeyse ellerini açmış "ölseler de kurtulsam" diye baktığı yine hatırı sayılır bir nüfusu oluşturuyorlar.
Önümüzdeki bayramda alacakları aylıkların ve ikramiyenin "3 gün önce ödenecek olmasını" bile bu insanlara ve ailelerine bir "lûtuf ve bir müjde" diye sunacak kadar küstah ve kibirli bir iktidar zihniyetiyle karşı karşıyalar. Emeklilerin içinde kaynatıldığı bu tencerenin düdüğü de artık yüksek bir çığlığa dönüşmüş durumdadır.
Her gün artık çifter çifter cinayetlere maruz kalan kadınların öfkesi, iktidarın zaten İstanbul Sözleşmesi’ni bir gecede yırtıp atan zihniyeti karşısında büyümekte ve her 8 Mart’ta olduğundan daha da yüksek bir sesle bu kez de geçen Pazar günü ülke semalarında çınlayarak aynı yüksek basıncın ifadesi olarak duyulmuştur.
Eğitim hakkı elinden alınan, üniversiteleri sıradan birer vasat mektebe dönüştürülmeye çalışılan, toplumsal muhalefetin vazgeçilmez seslerinden biri olma durumundaki genç öğrenciler, muhtelif baskılarla hem okullarından uzaklaştırılma, hem de en temel hakları olan toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katıldıkları için suçlanarak mağdur edilmeye çalışılmaktadır. Akademide, öğrencilerin ve akademisyenlerin basınç içinde tutuldukları düdüklü tencereler de ülke çapında "tiz düdüklerle" haykırmaktadır.
Yurdun her köşesinde, ormanın, akarsuyun, dağın, taşın, derenin, tepenin, denizin, temiz havanın düşmanı gibi hareket eden iktidar, yeri göğü iç ve dış rant çevrelerine yem etmenin, peşkeş çekmenin çabası içinde adeta "yaşayan, nefes alan her türlü varlığa ve cisme savaş açmış" bir topyekûn saldırı içindedir.
Eğitim, sağlık gibi alanlarda vergilerinin karşılığını almak ve aslen parasız hizmet almak şöyle dursun, parası olmayanın cahil kalacağı, hastalıktan ölüme mahkûm olacağı bir hayat, ülke halkına rejim tarafından zalimce dayatılmaktadır.
Laikliğin "L"sine bile tahammülü olmadığını zaten öteden beri söyleyegelen rejim mekanizması, bu yöndeki doğal çağrılara bile "din düşmanlığı" suçlamasıyla Ramazan’ı bahane ederek hemen tepki göstermektedir.
Sınırlarımızın hemen ötesinde yaşanan ve her an üzerimize sıçraması ihtimali uykularımızı kaçıran sıcak çatışma ortamında, çeyrek asırdır yüz milyarlarca dolar savunma harcaması yapmasına rağmen, iktidarın hava sahamızı bile savunabilme durumunda olmadığı, bu iş için zaten "küresel emperyalist saldırganlığın başat aygıtı NATO’dan" medet umma durumundadır.
Bütün bu saydığımız "simültane ses veren zincirleme düdüklü tencerelerin" çığlıkları, artık arş-ı âlâya yükselmişken, ülkemizde demokratik itiraz ve örgütlü hak arama mekanizmaları, maalesef ciddi bir atalet içinde görünmekte, anketlerde vatandaşların "kararsızlık" oranı, yüksek seviyelerde seyretmektedir.
Ama, bardağın dolu tarafına baktığımızda, geçmişte hep başarıldığı üzere, şimdilik "bulunamadığı" izlenimi uyandıran o yol, er ya da geç "yapılacaktır..."
O yolu inşa etmek için gereken bilinç, fikrî malzeme ve azim gücü, özgürlük ve demokrasi mücadelesi sınavlarında geçmiş sicili belli bu halkın avuçlarındadır.
Enseyi karartmak için bir neden olmadığı gibi, tek tek tencere düdüklerinin birleşerek oluşturacağı o büyük çığlık yakındır ve kaçınılmazdır.
