Halkın yükü, şirketin kârı
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaş sürüyor. Savaşın insani boyutu ise neredeyse gündemden düşmüş durumda. Ölen insanlar, yıkılan altyapılar unutulurken, herkesin gözü Hürmüz Boğazı’na, petrol akışına ve fiyat grafiklerine çevrilmiş durumda. Gün içinde gelen her açıklamayla petrol fiyatlarının yüzde 10’u aşan sıçramalar yapabildiği bir dönemden geçiyoruz.
Doğal olarak bu artışların ekonomik sonuçları da tartışılıyor. Ama burada asıl sorulması gereken soru şudur: Bu maliyetin tamamını yine yurttaş mı üstlenecek?
Türkiye, artan petrol fiyatlarının pompaya yansımasını sınırlamak için Eşel Mobil sistemini devreye alarak doğru yönde bir adım attı. Devlet, ÖTV’den feragat ederek fiyat artışlarının bir bölümünü üstlendi. Ancak motorinde ÖTV alanı tükendiği için, artık petrol fiyatındaki her yeni yükseliş doğrudan pompa fiyatına yansıyor.
∗∗∗
Peki, ÖTV’nin sınırına gelindiği bu noktada politika yapıcıların elinde başka hiçbir araç yok mu? Vatandaş artan maliyetlerin tamamını sineye çekmek zorunda mı?
Bugün gelinen noktada ilk adım olarak, üretimin ana girdisi olan akaryakıtta yüzde 20’lik KDV oranının sembolik bir düzeye, yüzde bire indirilmesi gerekir. Biz bunu istiyoruz. Ancak talebimiz sadece vergi indirimiyle sınırlı değildir.
Peki, başka ne yapılabilir?
Bu soruya yanıt verebilmek için önce pompa fiyatının nasıl oluştuğuna bakmak gerekir. Motorinin fiyatı yalnızca ham petrolün dünya piyasalarındaki hareketine göre belirlenmiyor. Rafineri çıkış fiyatı var; onun üzerine dağıtıcı kârı, bayi kârı ve vergiler ekleniyor. Burada kritik olan nokta şudur: Biz sadece varil başına petrol fiyatına bakıyoruz, ancak asıl mesele o petrolün işlenmiş ürün olarak rafineriden çıkış fiyatıdır. Savaş dönemlerinde "ürün arzı güvenliği" veya "küresel endeksler" bahane edilerek, ham petrol fiyatındaki artışın çok üzerinde bir rafineri çıkış fiyatı belirlenebiliyor. Dolayısıyla pompada ödediğimiz fiyat, yalnızca dışarıdan gelen şokların değil, kurulan fiyatlama zincirinin de sonucudur. Tam da bu nedenle yalnızca ham petrol fiyatını konuşmak yetmez; rafineri kârlarının nasıl oluştuğunu, kriz dönemlerinde nasıl değiştiğini de konuşmak gerekir.
Çünkü mesele sadece ham petrolün pahalanması değil. Kamuoyuna yansıyan bazı hesaplamalar, rafineri marjlarında da dikkat çekici artışlar yaşandığını gösteriyor. Bu kâr artışı, bir verimlilik veya yatırım başarısının sonucu değildir. Bu, savaşın ve krizin yarattığı puslu havadan doğan bir "fırsatçı kâr" türüdür. Bu kâr, vatandaşın cebinden doğrudan dev şirketlerin kasasına akan gayriresmi bir vergidir. Yani vatandaşın deposunu doldururken ödediği yüksek bedelin tek nedeni uluslararası petrol fiyatları değil; bu ham petrolü işleyen yapının kriz döneminde yarattığı ek marjlar da tablonun bir parçasıdır.
Devlet, vergi gelirinden vazgeçerek üzerine düşenin bir kısmını yapıyorsa, aynı dönemde rafinerilerin olağanüstü kâr artışlarına göz yumması nasıl açıklanacak? Kamu eliyle vatandaş korunmaya çalışılırken, özel şirketlerin krizden daha da güçlenerek çıkmasına neden sessiz kalınsın?
Burada piyasanın yapısını açıkça tarif etmek gerekir. Kâğıt üzerinde “rekabetçi” gibi gösterilen bu alanın gerçekte ne kadar yoğunlaşmış olduğu ortada. Ülkedeki rafineri kapasitesinin ezici bölümü çok sınırlı sayıda aktörün elinde toplanmışsa, burada artık serbest ve sağlıklı bir rekabetten söz etmek mümkün değildir. Adına ister oligopol deyin ister yerel tekel, sonuç değişmez: Fiyat oluşumunda piyasa gücü olan bir yapı var. Böyle bir yapıda “piyasa kendi dengesini bulur” demek, yurttaşı korumasız bırakmaktan başka bir anlama gelmez.
∗∗∗
Tam da bu nedenle, olağanüstü dönemlerde devletin vergi politikasına yaslanması gereklidir ancak yeterli değildir. Sadece vergi indirimi beklemek yetmez; piyasa hakimiyeti sayesinde elde edilen bu ek kârların "marj kısıtlaması" gibi bir yöntemle denetlenmesi kamucu bir zorunluluktur. Nasıl ki geçmişte dağıtım şirketleri için tavan fiyat uygulamaları gündeme gelebildiyse, bugün de rafineri çıkış fiyatları ve kâr marjları açısından benzer bir yaklaşım tartışılmalıdır. Kriz dönemlerinde şirketlerin maliyetleriyle uyumlu, makul bir getiri elde etmesi başka; savaşın, belirsizliğin ve dışsal şokların arkasına sığınarak fırsatçı kârlar üretmesi başka şeydir. Çünkü mesele yalnızca akaryakıt değildir. Mazottaki her artış, nakliyeden gıdaya, üretimden ulaşıma kadar bütün ekonomiye yayılır. Bugün pompada ödenen her fazla kuruş, yarın sofradaki ekmeğin, pazardaki sebzenin, fabrikadaki maliyetin içine girer. O yüzden burada sormamız gereken soru nettir: Devlet vatandaşın yükünü hafifletmek için vergi gelirinden fedakârlık yaparken, piyasa gücünü elinde tutanların olağanüstü kârlarına neden sınır koymasın? Krizin bedeli neden yine halkın sırtına yüklensin?
