Soyluların dünyasında onur kime ait?
Seyirci böyle bir Westeros’a hazır mı? Eğer hazırsa, A Knight of the Seven Kingdoms ile bir yan hikaye olmaktan fazlası olabilir
A Knight of the Seven Kingdoms (Yedi Krallık Şövalyesi) dizisinin ilk dört bölümü, Game of Thrones evrenine beklenmedik derecede samimi, içten ve yürek ısıtan bir dönüş sundu. Dizi klasik epik fantastik formülünden uzaklaşıp karakter odaklı, daha mütevazı bir hikâye anlatımıyla öne çıkıyor. Peter Claffey’nin canlandırdığı Ser Duncan the Tall (Dunk) ve Dexter Sol Ansell’in Egg’i (geleceğin Aegon V Targaryen’i) arasındaki bağ, dizinin kalbi konumunda. Yayınlanan ilk dört bölüm boyunca izleyiciyi şaşırtarak ve tür geçişleri; yani türün sitcomvari hafifliği ile Westeros sertliği arasındaki gidiş gelişleri dolayısıyla kafasını karıştırarak yavaş yavaş içine çekti.
BİR ‘HEDGE KNIGHT’ HİKÂYESİ
İlk bölüm “The Hedge Knight” ile kamera ihtişamı değil, insanı aramaya başlıyor. Dunk’ın eski ustası Ser Arlan’ı gömdüğü yağmurlu sahneyle açılıyor ve hemen karakterin naif, biraz sakar ama özünde onurlu yapısını ortaya koyuyor. Bölümün kısa oluşu ve bazı kaba mizah unsurları kafaları karıştırmıştı. Ashford turnuvasına doğru yolculuk, biraz yavaş tempolu ama bu yavaşlık aslında bilinçli bir tercih. Dizinin amacı ejderhalar, entrikalar ve devasa savaşlar değil; bir hedge knight’ın yani düşük rütbeli, yoksul şövalyenin gözünden Westeros’un adaletsizliklerini ve şövalyelik idealinin ne kadar kırılgan olduğunu göstermek. Dunk’ın sosyal beceriksizliği, atlarla konuşması, dans ederken yaşadığı utanç sahneleri gibi detaylar çok doğal ve komik işlenmiş; insanı güldürüyor ama aynı zamanda karakteri çok kısa sürede gerçekten sevdiriyor. Açılış sekansındaki, yağmur altındaki defin sahnesi, yalnızca bir vedadan ibaret değil. Dunk’ın........
