menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Barım olayı ve kutsal zalimlik

120 127
16.02.2026

Bir insanın kendisini haksız, hukuksuz, kanıtsız bir şekilde 12 yıl 6 ay hapis cezasına çarptıran bir mahkemeye, dolayısıyla onun arkasındaki siyasal irade ve düzene teşekkür etmesi nasıl bir siyasal ve sosyo-psikolojik bir ortamın ürünüydü?

Günlerdir kafamda bu soru var. Böyle bir korku, kıstırılmışlık ve celladına minnettarlık karşısında ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Ancak konu, Türkiye’nin içinden geçtiği tarihsel dönemeç bakımından önemli. Ülkenin içine sürüklendiği felaketi anlamak, insanda yarattığı bozulmayı, toplumun ruhunda yarattığı hastalanma halini anlamak için üzerinde durmak lazım.

Söz konusu kişi “menajer” Ayşe Barım. Oyuncu ajansı sahibi. Sinema ve dizi oyuncularının danışmanı bir iş kadını. Barım, dizi ve sinema oyuncularını Gezi Direnişi ve eylemlerine katılmaya yönlendirerek ya da teşvik ederek, iktidarın tamamen ideolojik-politik gerekçelerle "darbe girişimi" diye nitelediği toplumsal etkinliklere katkıda bulunmakla suçlanıyor.

Tamamen haksız bir suçlama. İddiaları doğrulayacak tek bir kanıt ve tanık olmadığı gibi, tam aksine bir dizi kanıt ve tanık bulunuyor. Anımsanırsa, Ayşe Barım’ın adını kamuoyu önce, dizi sektöründe tekel ya da kartel kurmak, iktidar yanlısı tv’lerde yayınlanan dizilere engel olmak, bu dizi ve filmlere oyuncu göndermemek gibi konularda yandaş basının başlattığı saldırı üzerine duymuştu. Çünkü iktidar, elindeki bütün olanaklara, sermaye gücüne ve devlet desteğine karşın kültürel bir hegemonya kuramıyordu. Gazeteleri, dergileri satmıyor, filmleri izlenmiyor, dizileri tutmuyordu. Edebiyatta, resimde, müzikte, sinema ve tiyatroda İslamcı-muhafazakârların neredeyse esamesi bile okunmuyordu.

İşte bu tartışmaya iktidar da katılacak ve bir acizlik ifadesi olarak, sorunu devletin şiddet aygıtlarını (polis-adliye) devreye sokarak çözmeye çalışacaktı. Çünkü, yine Althusser’in kavramlarıyla ifade edersek, devletin ideolojik aygıtları (eğitim, medya, din, kültürel kurumlar vb.) ile bu sorunu çözemediler. Üstelik, edebiyat, müzik, tiyatro gibi alanlarda da değil, popüler kültür havzası diyebileceğimiz dizi, sinema gibi sahalarda bile etkili olamıyorlardı. İşte burada birini kurban seçmeleri gerekiyordu, “piyango” Ayşe Barım’a çıkmıştı.

Ayşe Barım gibi birini, yani bir ideolojik ve kültürel çevreye mensup olmayan, mesleki bir örgütsel bağı bile bulunmayan birini seçerek, aslında sektörü “terörize” ettiler. Bu tehdit ile bütün oyunculara, cumhuriyetin değerleriyle sorunu olmayan sektör çalışanlarına -ki büyük çoğunluğu bu kesimler oluşturuyor- ayar vermeye çalıştılar. Ayşe Barım bu siyaset için İslamcı-muhafazakar iktidar ve çevrelerce seçilmiş bir kurbandı. Ne yazık ki böyle.

Ancak Ayşe Barım bunu anlamadı. Çünkü, öyle anlaşılıyor ki, uzun süredir, belki de hâlâ bir yanlışlık olduğunu sandı. Avukatları gerçeği ortaya koymasına karşın, Barım, tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildiğinde karşılamaya kimsenin gelmesini istememiş olacak ki, kendisini almaya gelen arabaya binerken kameralara dönerek “Bak devletim, kimse yok, arkamda kimse ve bir örgut yok, ben masum ve yalnız bir insanım" demişti. İzlediğimde içim acıdı. Tele1’de her akşam 20.00’de yaptığım "18 Dakika" programında konunun üzerine gidecektim, kıyamadım. Yanlış anlaşılır diye vazgeçtim. Zaten savcı tahliye kararına itiraz edince ertesi gün hakkında yeniden tutuklama........

© Birgün