menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ülke futbolunun "delikanlıları”: İbrahim Hacıosmanoğlu ve Mecnun Otyakmaz'ın hikâyesi

32 0
18.03.2026

Devlet Bahçeli’nin 24 Şubat 2026’daki grup toplantısında Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu için kurduğu cümle, aslında iki kişilik bir portreyi açan bir betimleme gibi duruyor:

“Türkiye Futbol Federasyonu’nun Başkanı… cesurdur, delikanlıdır, yoluna devam etmelidir.” Bugün TFF’nin tepesinde Hacıosmanoğlu başkan, Mecnun Otyakmaz ise 1'inci Başkanvekili olarak oturuyor. Yani Türk futbolunun direksiyonunda, biri yüksek sesle konuşan, diğeri daha sakin görünen ama ağları daha sessiz ören iki isim var.

Bahçeli’nin “delikanlılık” övgüsü de tam burada önem kazanıyor: Çünkü Türkiye’de bu kelime çoğu zaman bir karakter tarifi olmaktan çıkıp bir yönetim modeline dönüşüyor.

“Delikanlılık” normal bir hukuk devletinde kişisel bir sıfat olarak kalır. Ama Türkiye’de futbolun, siyasetin ve ihalenin birbirine dolandığı yerde bu söz başka bir iş görüyor. Bir tür siyasi kefalet gibi çalışıyor. Sanki şeffaflık, kurumsallık ya da hesap verebilirlik yerine; “bizden”, “sağlam”, “lafını esirgemez” diye çevrilebilecek bir hempacılık dili devreye sokuluyor.

İKİ İSTASYONUN NÖBETÇİSİ

Futbol federasyonu da böylece bir spor kurumu olmaktan çok, devletle kulüp, siyasetle tribün, sermayeyle gösteri arasında gidip gelen bir aktarma istasyonuna benzemeye başlıyor. Hacıosmanoğlu ile Otyakmaz tam da bu istasyonun iki nöbetçisi gibi duruyor. Bahçeli’nin cümlesi bu yüzden yalnızca Hacıosmanoğlu’na dair değil; ülke futbolunu hangi tiplerin yönetmesinin makbul bulunduğuna dair de çok şey söylüyor.

İbrahim Hacıosmanoğlu’nun siyasi konumlanışı yıllardır saklı gizli değil. 2013’te AKP’nin Kazlıçeşme mitingine katıldı, 2014’te Erdoğan’ın Trabzon mitinginde görüntülendi. Daha önemlisi, Hacıosmanoğlu Şubat 2025’te canlı yayında Erdoğan için “Cumhurbaşkanı’nın hem kardeşi, hem askeriyim… görevde olsun veya olmasın, ölene kadar bu devam” dedi.

SADAKAT BEYANI

Bu söz artık sıradan bir nezaket cümlesi değil, açık bir siyasi sadakat beyanı. Bir spor federasyonu başkanının kendisini devlet başkanıyla bu kadar hiyerarşik ve duygusal bir sadakat dili içinde tanımlaması, futbolun kurumsal özerkliğinin ne halde olduğunu tek başına anlatıyor.

Hacıosmanoğlu’nun hikâyesi yalnızca siyasal yakınlıktan ibaret değil. İş dünyası ayağı da en az o kadar önemli. ATR Yapı Proje Sanayi ve Ticaret A.Ş.’nin MTHS kayıtlarında İbrahim Ethem Hacıosmanoğlu şirketin yönetim kurulu başkanı olarak görünüyor.

İHALELER VE BÜYÜYEN ŞİRKET

Aynı şirket, son yıllarda büyük kamu ihaleleriyle öne çıktı. 2022’de TOKİ’nin İTÜ Yabancı Diller Yüksekokulu ve Öğrenci Merkezi yapım işi için açtığı ihaleyi ATR Yapı 467 milyon 740 bin TL teklifle aldı.

2023’te Sağlık Yatırımları Genel Müdürlüğü’nün İstanbul Haseki 300 Yataklı Eğitim ve Araştırma Hastanesi yapım ihalesi yine ATR Yapı’ya, bu kez 1 milyar 689 milyon 640 bin TL bedelle verildi. 2025’te ise Sakarya Şehir Hastanesi’nin tamamlanmasına ilişkin 4,8 milyar TL’lik ihale yine aynı şirkete gitti. Bir başka deyişle, “delikanlılık” yalnızca bir tribün estetiği değil, kamu kaynaklarının dolaştığı büyük masada da görünür hale gelen bir sıfat.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Bir şirketin ihale alması tek başına suç isnadı anlamına gelmez. Ama siyasetle açık sadakat ilişkisi kuran, iktidar mitinglerinde görünen, Cumhurbaşkanı’na “ömrümden alsın ona versin” diyecek kadar bağlılık dili kullanan bir federasyon başkanının şirketinin, TOKİ ve Sağlık Bakanlığı gibi kamu kurumlarından peş peşe dev işler alması elbette kamusal sorgulamayı meşru kılar.

Hele ki Türkiye’de kamu ihalelerinin uzun süredir siyasal yakınlık, sermaye birikimi ve kamu gücü arasında tartışmalı bir alan olduğu düşünüldüğünde. Bu yüzden mesele “ihale aldı” cümlesinden ibaret değil, hangi siyasal iklimde, nasıl bir meşruiyet zırhıyla büyüdüğü meselesi. Hacıosmanoğlu’nun hikâyesi de biraz buna benziyor: Önce siyasete yakın bir ton, sonra kamuyla büyüyen bir şirket, ardından futbolun en tepesinde bir koltuk. Sanki devlet, müteahhit ve federasyon üç ayrı bina değil de aynı avlunun farklı kapıları.

KADINLAR HAKKINDA SÖYLEMLERİ

Hacıosmanoğlu’nun kamuoyundaki “sert adam” imajı ise sadece siyaset ve ihalelerle kurulmadı, diliyle de kuruldu. 2015’te Gaziantepspor maçı sonrası yaptığı açıklamada “Öleceksek de adam gibi öleceğiz, kadın gibi yaşamayacağız, bizi kadın gibi yaşatmaya da kimsenin gücü yetmez” dedi. Bu sözler büyük tepki çekti, Trabzon Demokratik Kadın Platformu protesto düzenledi, çeşitli kadın örgütleri cinsiyetçi dili hedef aldı.

Tepkiler sonrası Hacıosmanoğlu özür açıklaması yaptı; “Kadınlardan bin kere özür diliyorum” dedi. Ama burada esas mesele özrün kendisinden çok, bu dilin hangi erkeklik rejiminden çıktığı. Çünkü “kadın gibi yaşamak” ifadesini aşağılayıcı bir mecaz olarak kuran zihin, sadece bir gaf yapmış olmuyor, iktidarın çok sevdiği o kabadayı-erkek figürünü yeniden üretiyor. Bahçeli’nin “delikanlı” övgüsüyle de tam burada buluşuyor zaten: Kurum yönetmeyi, bağırabilme ehliyetiyle karıştıran bir siyasal kültür.

HACIOSMANOĞLU BİÇİLMİŞ KAFTAN

Yani Hacıosmanoğlu’na baktığınızda karşınıza çıkan şey yalnızca bir futbol adamı değil. Daha çok, Karadeniz fıkrasıyla müteahhitlik dosyasının birleşiminden yapılmış bir siyasal tip çıkıyor. Bir elinde mikrofon, diğerinde ihale dosyası, bir yandan “askeriyim” diye sadakat ilan ediyor öte yandan futbolu yöneten kurumun başına geçiyor. Türkiye’de müesses nizamın sevdiği karakter tam da bu: Sert görünür ama merkeze sadıktır gürültü çıkarır ama düzenin sınırlarını aşmaz. Halk dili konuşur ama kamunun büyük koridorlarında yolunu iyi bilir. Hacıosmanoğlu bu rol için biçilmiş kaftan gibi duruyor.

Mecnun Otyakmaz ise bu ikilinin daha sessiz yarısı. Ses tonunu yükseltmeden ilerleyen, ama yıllardır futbol siyasetinin en kritik kavşaklarında duran bir figür. Bugün 1. Başkanvekili, İcra Kurulu Üyesi, A Milli Takım ve Süper Lig’den sorumlu yönetici olarak görev yapıyor.

Uzun yıllar Sivasspor başkanlığı yaptı, kulübü yerelden merkeze taşıdı, Kulüpler Birliği ve federasyon denkleminde kalıcı bir aktör haline geldi. İlk bakışta Hacıosmanoğlu’na göre daha teknokrat bir profil gibi sunulabilir. Oysa Otyakmaz’ın hikâyesine biraz yakından bakınca, Türkiye’de futbol yöneticiliğinin sessizliğinin çoğu zaman saflık değil, ağ kurma becerisi olduğu görülüyor. Otyakmaz, bağırarak değil, ilişki biriktirerek yükselenlerden ve Türkiye’de bazen en yüksek ses, tam da hiç yükseltilmeyen sestir.

OTYAKMAZ'IN PEKER BAĞI

Otyakmaz denince atlanmaması gereken en önemli başlıklardan biri Sedat Peker bağı. Bu tabloyu daha da ilginç kılan şey, Otyakmaz’ın adının geçmişte farklı yargı süreçlerinde de futbolun kirli fay hatlarına temas etmiş olması. 2011’de 3 Temmuz operasyonunda Otyakmaz tutuklanmış, daha sonra tahliye edilmişti. 2020’de futbolda şike kumpası davasında ifade verirken iddianamede Sedat Peker adının sıkça kullanılmasına da değinmişti.

Otyakmaz’ı bugüne taşıyan bir başka yön de “normalleştirme” kabiliyeti. Futbolun sert ikliminde o çoğu zaman tansiyonu düşüren değil, tartışmalı teması sıradanlaştıran bir işlev gördü. Bunun en güncel örneği, Genç Fenerbahçeliler lideri Cem Gölbaşı ile yaptığı görüşme.

Geçtiğimiz günlerde Cem Gölbaşı kendi sosyal medya hesabından “TFF Başkan Vekili Sayın Mecnun Otyakmaz ağabeyimize misafir olduk. Samimi sohbeti ve misafirperverliği için teşekkür ederiz” diye paylaşım yaptı aynı ziyaret birçok spor hesabınca “Cem Gölbaşı, Mecnun Otyakmaz’ı makamında ziyaret etti” şeklinde dolaşıma sokuldu. Bir tribün liderinin federasyonun en üst düzey yöneticilerinden biriyle bu kadar rahat ve sıcak bir fotoğraf verebilmesi, Türkiye’de tribün-siyaset-federasyon hattının ne kadar geçirgen olduğunu gösteriyor. Bu, rastgele bir nezaket ziyareti gibi geçiştirilebilecek bir fotoğraf değil. Daha çok, kulis kapılarının bazı isimler için nasıl hep aralık kaldığını anlatan bir kare.

CEM GÖLBAŞI KİMDİR?

Çünkü Cem Gölbaşı sıradan bir tribün figürü değil. Bakırköy 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, Bağcılar’da bir kişinin alıkonularak peruk giydirilmesi ve görüntülerinin paylaşılması dosyasında Gölbaşı; “birden fazla kişiyle birlikte iş yerinde yağma”, “kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” ve “kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirmek veya yaymak” suçlarından 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı “eziyet” suçundan ise beraat etti.

Olayın çıkışına ilişkin haberlerde, Gölbaşı’nın fotoğrafıyla dalga geçtiği öne sürülen kişiyi alıkoyduğu, peruk giydirdiği ve görüntülerin sosyal medyada yayıldığı aktarıldı. 2024’teki operasyon haberlerinde de aramalarda ruhsatsız tabanca, 72 fişek, balistik yelek ve para ele geçirildiği yazıldı. Hal böyleyken, federasyon makamında verilen o samimi fotoğraf sadece bir ziyaret değil; hangi çevrelerle mesafe koyulmadığının da ilanı gibi.

İKİSİNE DE İHTİYAÇ VAR

Tam da burada Hacıosmanoğlu ile Otyakmaz’ın neden “müesses nizam için kullanışlı” isimler olduğunu görmek kolaylaşıyor. Biri iktidara bağlılığını açık açık ilan ediyor, şirketi kamudan büyük işler alıyor, cinsiyetçi erkeklik dilini “delikanlılık” ambalajıyla siyasete satabiliyor. Diğeri daha usulca hareket ediyor, ama mafyatik çevrelerle anılan akrabalık ve dostluk bağları, tribün liderleriyle teması, futbol bürokrasisi içindeki kalıcılığıyla sistemin öteki yüzünü temsil ediyor. Biri çekici vuruyor, diğeri tornavida sıkıyor. Biri vitrin, diğeri mekanizma. Türkiye futbolunu yöneten makinenin çalışması için ikisine de ihtiyaç duyuluyor. Çünkü rejim yalnızca bağıran adamlardan değil, gerektiğinde sessiz kalmayı bilen adamlardan da kuruluyor.

KURUMSAL ÇÖKÜŞÜN KABADAYI ESTETİĞİ

Bu ikiliyi anlamak için futbolu bir saha oyunu olmaktan çıkarıp bir şantiye gibi düşünmek belki daha doğru. Sahada çizgiler vardır, ama Türkiye’de asıl oyun o çizgilerin dışında kuruluyor. Bir tarafta kamu ihaleleriyle yükselen müteahhitler, bir tarafta siyasal sadakat cümleleri, öbür tarafta tribün liderleri, eski soruşturmalar, akrabalık bağları ve mafya gölgeleri. Futbol topu o şantiyede bazen sadece dekor gibi duruyor. Vinç yukarıda dönüyor, aşağıda beton dökülüyor, kuliste telefonlar çalıyor. Sonra biri çıkıp buna “delikanlılık” diyor. Oysa burada gördüğümüz şey daha çok, kurumsal çöküşün kabadayı estetiğiyle süslenmiş hali.

Üstelik bu yapı tesadüfi de değil. Erdoğan’a açık sadakat sunan bir federasyon başkanı, MHP liderinden açık destek alan bir profil, mafya bağlantıları tartışmalarının gölgesinden hiç bütünüyle çıkmamış bir başkanvekili, hüküm giymiş tribün liderleriyle kurulan rahat temaslar…

Bunların toplamı, Türk futbolunun merkezinin artık sadece kulüpler ya da maçlar olmadığını gösteriyor. Merkez, ilişki ağının kendisi. Ve o ağda kim ne kadar “delikanlı”ysa değil, kim ne kadar faydalıysa o kadar kalıcı oluyor. Hacıosmanoğlu ile Otyakmaz’ı bugüne taşıyan şey de tam bu faydalılık. Biri siyasetin dilini futbola taşıyor, diğeri futbolun karanlık arka kapılarını siyaset açısından yönetilebilir kılıyor.

ORTAK NOKTALARI

O yüzden Bahçeli’nin o cümlesi aslında bir övgüden çok bir teşhis gibi okunmalı. “Delikanlıdır” denilen kişi, burada sadece cesur biri değil sisteme sadakatini kanıtlamış, gerektiğinde sertlik üretebilen, gerektiğinde kamusal eleştiriyi “erkeklik” gösterisine boğabilen kişidir. Hacıosmanoğlu bunu bağırarak yapıyor.

Otyakmaz ise daha çok kapıları açık tutarak. Ama ikisinin ortak noktası, futbolu kamusal bir spor düzeni olarak değil, ilişkiler rejiminin uzantısı olarak temsil etmeleri. Türkiye’de futbolun en büyük krizlerinden biri de burada zaten: Federasyon binasının duvarında futbol yazıyor olabilir, ama içeride dolaşan şey çoğu zaman spor değil güç.

Sonuçta karşımızda iki ayrı biyografi değil, tek bir rejimin iki ayrı lehçesi var. Hacıosmanoğlu, bu rejimin bağıran lehçesi: Müteahhit, sadakat ehli, cinsiyetçi dili kolayca kullanan, sertlikten siyasal meşruiyet devşiren bir profil.

Otyakmaz ise fısıldayan lehçesi: Futbol bürokrasisinde uzun ömürlü, mafya ve tribün çevreleriyle adı tekrar tekrar aynı cümlelere düşen, görünürde sakin ama işlevi bakımından bir o kadar stratejik bir figür. Biri tribüne oynuyor, diğeri locaya. Biri manşetlik, diğeri dipnotluk görünüyor. Ama Türkiye’de bazen dipnot, manşetten daha belirleyicidir ve tam da bu yüzden, ülke futbolunun “delikanlıları” denince karşımıza yalnızca iki adam değil futbolu, siyaseti ve sermayeyi aynı masada oturtan düzenin kendisi çıkıyor.


© Birgün