menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Egemenlik Yanılsaması: Noriega’dan Maduro’ya

17 2
05.01.2026

Tarih boyunca egemenlik, ulus devletlerin en kutsal kalkanı sayıldı. Ancak 20. yüzyılın sonunda yaşanan bir olay, bu kalkanın sanıldığından çok daha ince olduğunu gösterdi: Panama Devlet Başkanı Manuel Noriega’nın 1989’da ABD özel kuvvetleri tarafından kendi yatak odasından gözaltına alınıp kaçırılması. Bu, yalnızca bir askeri operasyon değildi; uluslararası hukukun ve devlet başkanlarının dokunulmazlığının fiilen askıya alındığının ilanıydı. Bugün bu tarihsel emsal, Venezuela’da Nicolás Maduro’nun ABD tarafından gece saatlerinde evinden alınarak ülke dışına çıkarılmasıyla yeniden ve daha çıplak bir biçimde karşımızda duruyor. Artık mesele bir “olasılık” değil; egemenliğin ne kadar koşullu bir kavram hâline geldiğinin somut kanıtıdır bu. Bundan sonrası ise daha ürpertici bir dünyaya işaret ediyor: Seçilmiş liderlerin bile geceleri yataklarında güvende hissedemediği bir dünyaya.

Hatırlayalım: Noriega, 1983’ten itibaren Panama’nın fiilî lideriydi; seçilmiş, halk desteği olan bir figürdü. Ne var ki ABD, onu uyuşturucu kaçakçılığı ve yolsuzlukla suçladığında, hukuki süreçler değil askeri güç devreye girdi. “Just Cause” adı verilen operasyonla helikopterler indi, Noriega yatak odasından çıkarıldı ve Miami’ye götürüldü. Yargılama, hapis, sessiz bir son… Sonuçta kaybedilen yalnızca bir lider değil, bir ülkenin egemenliğiydi. BM Güvenlik Konseyi’nin kınamaları ise tarihe not düşmekten öteye geçmedi. Bu tablo, Monroe Doktrini’nin modern bir versiyonuydu: Latin Amerika, hâlâ ABD’nin arka bahçesiydi.

Şimdi 2026’dayız. Venezuela’da Maduro, 2024 seçimlerinden bu yana Washington’un açık hedefinde. Yaptırımlar, diplomatik yalnızlaştırma, sınır tatbikatları derken süreç askeri bir müdahaleye evrildi. Sonrası malum: Maduro, Noriega gibi bir gecede yatak odasından alındı. Kim şaşırdı? Neredeyse hiç kimse. ABD’nin muhalefet adayını “gerçek kazanan” olarak tanıması, bu operasyon için zaten siyasi bir ön onay anlamına geliyordu. Seçilmiş bir devlet başkanının, kendi toprağında, kendi halkının ortasında kaçırılabileceği artık teorik bir tartışma değil, yaşanmış bir gerçekliktir.

Latin Amerika’da bu tür müdahaleler uzun süre istisna olarak görülmüştü; oysa Ortadoğu’da aynı mantık yıllardır farklı biçimlerde işletiliyor. Saddam Hüseyin’in yakalanması, Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesi, Suriye’de liderliği doğrudan........

© Bianet