menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Firari düşler veya “Mutluluk nereden gelir?”

6 6
28.01.2026

Kimini siyah beyaz günlerine
Kimini de '80 öncesine götürüyor
Tutsaklık hikâyeleri.
Önemli olan bir pusulaya çevirebilmektir
O zorlu deneyimleri...

Mısırlı psikiyatrist ve yazar Neval el-Saadavi, “Mutluluk nereden gelir?” konulu kısa videoda, insanların ona sık sık “Acılarla dolu çok zor bir hayatın olmuş. Hapse girmişsin, sürgüne gönderilmişsin, üç kez boşanmışsın peki neden bu kadar mutlusun?” diye sorduğunu anlatır. Ve bunu, hapishaneden bir deneyimle yanıtlar.

Enver Sedat yönetimi altında üç ay boyunca hapsedildiğimde kâğıt ve kalem bulundurmamız yasaktı. Fahişelerin, uyuşturucu satıcılarının ve katillerin her şeyi vardı. Televizyon, kalem, kâğıt, her şey. Siyasi hükümlülerin ise yazması yasaktı. Her gün hücreme gelen gardiyan şöyle söylerdi: 'Hücrende kâğıt kalem saklaman, silah saklamandan daha tehlikeli.'
O an yanımda hep kâğıt kalem bulundurmaya karar verdim. Gardiyanın bize ekmek taşımasına yardım eden fahişeye (Bu arada Sıfır Noktasındaki Kadın
kitabımı okumuştu ve beni sevmişti.) dedim ki: 'Bana kâğıt kalem getirir misin? Çünkü yazmaya ihtiyacım var.'

'Tamam' dedi.

Ertesi gün bana bir top tuvalet kâğıdı ve kaş kalemini verdi. Üç ay boyunca geceleri gardiyan evine gittikten sonra oturdum ve Kadın Hapishanesindeki Anılarım kitabımı küçücük kaş kalemi ile tuvalet kâğıdının üzerine yazdım.

Yazarak, yazma hazzıyla, yaratma hazzıyla hapishanede olduğumu bile unuttum. O kadar mutluydum ki dans ediyordum, şaka yapıyordum. Kendimi kesinlikle hapishanede hissetmiyordum.”

Bu ve benzeri anlatımlar, çok özgün kesitlerden bahsediyor olsa da gerçekte bugünün mutsuz, yalnız ve umutsuz insanına iyi gelmekte, mutluluğu nerede ve nasıl araması gerektiğine dair önemli ipuçları veriyor. Bu yazı kapsamında bize Saadavi, Dostoyevski ve Frankl eşlik edecek.

Mutluluk, çoğu zaman istikrar, güvence ve refah ile birlikte anılır. Ölçülebilir olması, yönetilebilir kılınması ve bireysel bir hedefe indirgenmesi, onu siyasal ve varoluşsal bağlamından koparır. Oysa bazı deneyimler vardır ki mutluluğun tam da bu bağlamın içinde, hatta en sert biçimde hissedildiğini gösterir. Hapishane, sürgün, zorunlu yalnızlık gibi durumlar, paradoksal biçimde mutluluğun ne olmadığını öğretirken, ne olabileceğini de açığa çıkarır.

Tam da bu nedenle hapishane deneyimi, mutluluğu konforla özdeşleştiren anlatıları boşa düşürür. Neval el-Saadavi’nin Enver Sedat döneminde hapsedildiği sırada, yukarıda anlattığı gibi gizlice edindiği tuvalet kâğıdına kaş kalemiyle yazarak yaşadığı mutluluk, bu türden bir paradoksu temsil eder. Bu deneyim, mutluluğun dış koşullarla değil, insanın kendi iç alanını güzelleştirebilme kapasitesiyle ilişkili olduğunu anlatır. Bu yönüyle Saadavi, Dostoyevski’nin Sibirya sürgününde, Viktor Frankl’ın toplama kampında ayırdına vardığı gerçekliğin bir başka biçimi (veya tamamlayıcısı) olarak okunabilir.

Koşullarda ve kendi içinde bir çeşit sondaj yapmaktır, kendi yeraltına inmektir tarif ettiğimiz. Tam da bu bağlamda şiirin söylediği gibi;

F tipi’nde tarifler de tutsaktır.
Öyle yadırgar ki insan hapisliği
Anlatmak istediğinde bir çeşit ölüme benzeyen tersliği.
Ya Nazım’ı rehber edinir ya Ahmed Arif’i.
Aslında her tutsağın vardır bir hapishane tarifi.
Ama sadece dili değil, iliği-kemiği konuşmak isteyince,
İster istemez arıyor daha etkili bir sesi…

Tutsaklıkla ilişkilendirilmiş mutluluk anlatısında acının inkârı değil rolü vardır. Kişi, hapishanede olduğunu bilir, bedeninin kapatıldığının farkındadır; ancak yazdığı anda, bu kapatılma mutlaklığını yitirir. Bugün, fiziksel duvarlar yok ama sosyal medya ve dijital görünürlük dayatmalarıyla kendi iç alanımız tutsak ediliyor; sürekli paylaşmak, onay almak ve performans göstermek zorunda hissetmek, özgürlük ve mutluluk hissimizi kısıtlıyor.

Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı’nda, insanın her şey elinden alındığında bile “son özgürlüğünün,” yani tutumunu seçme özgürlüğünün, kaldığını söyler. Saadavi’nin yazma eylemi, bu son özgürlüğün somutlaşmış hâlidir. Mutluluk burada bir sonuç değil, insanın kendini bütünüyle nesneleştirilmekten koruma, dayatılan sınırların dışına çıkabilme biçimidir.

Bu yaklaşım, mutluluğu bireysel bir duygu durumundan çok, varoluşsal bir konumlanma olarak ele almayı gerektirir. İnsan, kendini ifade edebildiği sürece, koşullar ne kadar sınırlayıcı olursa olsun, içsel bir bütünlük hissi yaşayabilir. Saadavi’nin dans etmesi, şaka yapması, hapishanede olduğunu “unutması”, bu bütünlüğün duygusal yansımalarıdır.

Elbette mesele salt tutsaklık değildir. Ancak yaşamın bu türden zorlu etapları doğru sonuçlar çıkarılarak değerlendirilebilirse insanın, bir çeşit “açık hapishane” olarak tanımlanabilecek “dışarıdaki” yaşamında o deneyimleri bir avantaja çevirmek güçlü bir olasılıktır. Tutsaklıkta dayatılan dünyanın dışına çıkabilmenin yolu yalnızca yazmak değildir. Meselenin özü, Frankl’ın yaptığı gibi koşullarla yüzleşmek ve tüm sınırlamalara rağmen, alternatif duygu ve yaşam alanı oluşturabilmektir.

Yazmak, Saadavi için estetik bir üretimden önce, hayatta kalmanın bir yoludur. Hapishanede kalem ve kâğıdın yasaklanması tesadüf değildir; iktidar, anlatının ve dilin dönüştürücü gücünün farkındadır. “Kalem, silahtan daha tehlikelidir” ifadesi, yazının yalnızca bireysel bir ifade değil, politik bir eylem olduğunu gösterir.

Bu noktada Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Anılar’ı hatırlanabilir. Dostoyevski, kürek mahkûmluğu sırasında, insanın en ağır koşullarda bile iç dünyasını koruyabildiğini ve bunun onu hayvani bir varoluştan ayırdığını anlatır. Saadavi’nin söyledikleri de benzer biçimde, insanı yalnızca bedeniyle tanımlayan bir düzene karşı, düşünsel bir direniştir.

Yaratıcılık burada bir “üretkenlik” göstergesi değil; insanın kendini........

© Bianet