AİHM’nin 18. madde kararları ve Türkiye’de sivil toplumun hâl-i pürmelâli!
Adil, özgür ve eşit bir dünya için, dünyanın her yerinde mücadele eden hak savunucularının sıkça kullandığı bir taktik vardır: ifşa ve utandırma (naming and shaming). Bu süreç karşılıklı ilişki içinde iki aşamada ilerler. İlkinde ihlali gerçekleştiren faillerin, ki bunlar genellikle devlet aktörleridir, gerçekleştirdikleri ihlalleri kanıt temelli bir şekilde belgelemek ve raporlamaktır. Kısacası hak savunucuları bu aşamada hakikatin peşine düşerler. İkinci aşama ise ihlali gerçekleştirenler üzerinde bir baskı oluşturmak için gerçekleşen ifşa aşamasıdır. Burada amaç bulgulanan ihlalleri en geniş kamuoyuna duyurmaktır. Böylece hak ihlali döngüsünün son bulması, gerçekleştirenlerden hesap sorulması, hak ihlallerinden etkilenenlerin ise adalete erişmesi öngörülür. Uluslararası İnsan Haklarını İzleme Örgütü’nün (HRW) eski genel müdürü Kenneth Roth görevini bıraktıktan sonra kaleme aldığı “Yanlışları Düzeltmek” (Righting Wrongs) kitabında bu süreci son derece sarih bir şekilde özetliyor. Ancak yıllar süren deneyimlerinden yola çıkarak hazırladığı kitapta Kenneth Roth birkaç önemli uyarı yapar. Bunlardan ilki ifşa aşamasında, hak ihlallerini gerçekleştiren aktörler üzerinde çabalarınız sonucunda baskıyı arttırabilirsiniz. Ancak bu çoğu zaman doğrusal bir şekilde ilerlemez. İnişler, çıkışlar, bekleyişler, gerilimler ve zorluklarla doludur. Buna bağlı olarak ikincisi ise ilerlemeyi sürdürebilmek için ısrarlı bir baskı gerekir. Olmuyor, işe yaramıyor diyerek “yelkenleri suya indirmemek” ya da Çetin Altan ustanın izinden gidecek olursak “enseyi karatmamak” gerekir. Üçüncüsü ise sonuç elde edilen her süreç, tek bir kişi ya da kuruma ait değildir. Yerel insan hakları savunucuları, duyarlı gazeteciler, iyi niyetli yetkililer ve ilgili toplum üyeleri değerli dayanışma müttefikleridir. Kısacası insan haklarının savunulması bir ekip çalışmasıdır. Buna bağlı olarak hak mücadelesi ya da yapılan savunuculuk sonuç elde etmek için alçakgönüllü bir yaklaşım gerektirir.
AİHM Büyük Daire’den ikinci Kavala kararı: “Derhal serbest bırakılmalı”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Osman Kavala hakkında 25 Ağustos 2026 kararından önce ve hemen sonra davaya dair görüşleri okuduktan, aklıma ilk gelenler Kenneth Roth’un deneyimleri oldu. Zira karar öncesi ve sonrasında ekseriyetle söylenenler “AİHM karar veriyor ama uygulayan yok” ya da “bakalım uygulayacaklar mı?” gibi temkinli ifadeler ya da “yok bırakmazlar” ya da “kesinlikle uygulamazlar” gibi bütünüyle karamsar bir yaklaşımlardan ibaretti. Kenneth Roth’un yaklaşımından iz yoktu. Öncelikle bir insan hakları mekanizmasına başvurulduğunda, mekanizmanın sorduğu klasik soru şudur: “devlet birinin ya da bir topluluğun hakkını ihlal etti mi?” İnsan hakları mekanizmaları için hatırı sayılı bir yaptırım gücüne sahip olan AİHM’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) 18. madde kararlarında yaptığı iş ise bunun ötesine geçiyor. AİHM kendi kullandığı kavramlar ile ifade edecek olursak “gizli amaç” (ulterior purpose) ve bu gizli amacın bir “baskın amaç” (predominant purpose) testini uyguluyor (Merabishvili v. Georgia, 2017). Yani bir tedbirin resmî gerekçesi ile onu asıl tetikleyen amaç arasında bir ayrım yapıyor, birden fazla amaç bir arada varsa hangisinin gerçekten belirleyici olduğuna bakıyor. Bunu teknik bir dilden çıkarıp günlük dile çevirirsek, AİHM’nin fiilen sorduğu şeyi şu şekilde ifade edebiliriz: “devlet bunu neden yaptı?” Daha açık bir ifadeyle devlet bunu AİHS sınırları içinde kalan “meşru bir amaç” için mi yaptı? Yoksa sivil toplum, medya ve yargıyı içerek şekilde toplumun bütünü üzerinde bir “baskı oluşturmak” için mi yaptı? AİHM’de görülen Osman Kavala, Selahattin Demirtaş davalarını birbirine bağlayan ortak nokta da tam olarak burada. Mahkeme bu davaların her birinde, tek tek hak ihlallerinin ötesine geçip bir niyeti teşhis etti: bu insanları, onlar üzerinden bütün bir toplumu susturma niyetine baktı. Şimdi hukukçuların diliyle “18. Madde ihlali” denen şeyi, hukukçu olmayan biri olarak elimden geldiğince teknik bir jargon olmaktan çıkarıp, açık bir dille anlatmaya çalışayım. Zira buradaki temel derdim, haddim olmayan bir şekilde, AİHM 18. Madde kararlarının bir tartışmasını yapmak değil. Asıl amacım, AİHM’nin 18. Madde kararlarının, özellikle de 25 Ağustos 2026’da açıkladığı Osman Kavala kararının (Kavala v. Türkiye. No. 2, Başvuru No: 2170/24) Türkiye’deki sivil toplumun gündelik gerçekliğinde nasıl bir karşılığı olduğunu göstermek. Zira AİHM’nin “18. Madde İhlali” için kullandığı teknik testin cevabı, hukuki olduğu kadar, içinde bulunduğumuz politik ortamın bir analizini içeriyor görüşündeyim.
AİHM Büyük Daire’nin Osman Kavala/Türkiye (No. 2) kararının geniş hukuki özeti
AİHM Büyük Dairesi’nin Kavala kararı neden bir hukuk dönüm noktası?
'18. Madde' aslında neyi anlatıyor?
Hukuk metinlerinde 18. madde şöyle tarif edilir: "Sözleşme’de (AİHS) öngörülen kısıtlamalar, öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz.” Bu cümle, sıradan bir okuyucu için hemen hemen hiçbir şey ifade etmiyor. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin de altına imza attığı Sözleşme’nin (AİHS) söylediği şey aslında çok basit ve çok politik: Bir devlet, birini gerçek bir suçtan değil, kim olduğundan veya ne söylediğinden dolayı cezalandırıyorsa, ama bunu “terör”, “casusluk” ya da “kamu düzenini bozmak” gibi meşru görünen bir kılıfa sokuyorsa, bu kanunların bir silaha dönüştürülmesidir. Böyle yapanın “hukukun üstünlüğü” ile de bir alakası yoktur. AİHM’nin 18. madde çerçevesinde yaptığı iş, tam olarak bunu ortaya çıkarmak: bir tutuklama kararının, bir iddianamenin, bir mahkûmiyetin resmi gerekçesi ile gerçek amacı arasındaki uçurumu göstermek. AİHM “bu kişi gerçekten suç........
