Uyuşturucu operasyonlarında gazetecilik: Nasıl yazılırsa yanlış anlatı oluşmaz?
“Ünlü sanatçılara uyuşturucu operasyonu…”
“Uyuşturucu operasyonunda gözaltına alınan sanatçılardan 10’unun testi pozitif çıktı…”
“Ünlü sanatçının evinde çıkanlara şok olacaksınız…”
Bu başlıklar artık neredeyse her gün karşımıza çıkıyor. Haber dili çoğu zaman “uyuşturucuyla mücadele” çerçevesi içinde kurulsa da, bu haberlerin önemli bir kısmında uyuşturucuya giden yolların, ticaret ağlarının ya da yapısal nedenlerin görünür olmadığı dikkat çekiyor. Operasyonlar görünür olurken, uyuşturucu piyasasının ekonomik ve toplumsal boyutları çoğu zaman haberin dışında kalıyor.
Böylece bir yandan bazı kişiler “operasyon” başlığı altında kamuoyuna ifşa edilirken, diğer yandan uyuşturucu ticaretinin daha geniş yapısı görünmezliğini koruyor. İsimleri haberleşen sanatçılar dizilerden çıkarılabiliyor, sosyal hayatta ciddi damgalamalarla karşı karşıya kalabiliyor ve toplumsal önyargılar daha da pekiştirilebiliyor.
Peki uyuşturucu haberleri nasıl yazılmalı? Hangi etik ve hukuki sınırlara dikkat edilmeli?
İletişim Akademisyeni Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu, bu soruları bianet’e değerlendirdi.
“Gerçeklik, çoğu zaman onu ilk kimin anlattığıyla kurulur”
Uyuşturucu operasyon haberlerinde polis kaynaklı bilgilerin doğrudan kullanılması tarafsızlığı nasıl etkiliyor?
Aslında bu soru ilk bakışta gazetecilikte kaynak kullanımıyla ilgili teknik bir mesele gibi görünüyor. Yani “hangi bilgi nereden alınır, nasıl doğrulanır” sorusu gibi. Fakat biraz daha derinlemesine bakıldığında, bunun modern medya düzeninde çok daha yapısal bir soruna işaret ettiğini görüyoruz. Kamusal gerçekliğin kim tarafından ve hangi çerçeve içinde tanımlandığı meselesine.
Gazetecilik pratikte çoğu zaman sahaya inip bağımsız olarak tüm bilgiyi üreten bir faaliyet değil. Aksine, özellikle adli olaylarda, bilgi büyük ölçüde kurumsal kaynaklar üzerinden dolaşıma girer. Bu kaynakların başında da güvenlik bürokrasisi gelir. Uyuşturucu operasyonları gibi olaylarda polis yalnızca ilk müdahale eden aktör değil, olayın ilk tanımını yapan, ilk anlatıyı kuran ve çoğu zaman kamuya sunulan ilk görsel ve söylemsel çerçeveyi oluşturan kurumdur.
Haber çoğu zaman “olan şey” değil, “ilk kim anlattıysa onun çerçevesi içinde görünen şey” haline gelir. Dolayısıyla haberin başlangıç noktası, aynı zamanda haberin sınırlarını da belirler.
İletişim kuramında Stuart Hall’un “birincil tanımlayıcılar” yaklaşımı tam olarak bu noktada devreye girer. Hall’a göre devlet kurumları bilgi sağlayan taraflar olmanın yanı sıra, olayların nasıl anlamlandırılacağını, hangi çerçevede okunacağını ve hangi soruların sorulacağını da belirleyen güçlü epistemik aktörlerdir. Bu nedenle ilk tanımı yapan kurum, çoğu zaman tartışmanın da sınırlarını çizer. Burada önemli bir yanlış anlamayı düzeltmek gerekir. Sorun çoğu zaman polis bilgisinin yanlış olması değildir. Aksine, bu bilgiler teknik olarak doğru olabilir. Ancak mesele, olayın yalnızca güvenlik perspektifine indirgenmesidir. Çünkü biliyoruz ki güvenlik perspektifi doğası gereği daraltıcıdır; olayı suç, müdahale ve operasyon eksenine sıkıştırır.
İletişim kuramında Stuart Hall’un “birincil tanımlayıcılar” yaklaşımı tam olarak bu noktada devreye girer. Hall’a göre devlet kurumları bilgi sağlayan taraflar olmanın yanı sıra, olayların nasıl anlamlandırılacağını, hangi çerçevede okunacağını ve hangi soruların sorulacağını da belirleyen güçlü epistemik aktörlerdir. Bu nedenle ilk tanımı yapan kurum, çoğu zaman tartışmanın da sınırlarını çizer. Burada önemli bir yanlış anlamayı düzeltmek gerekir. Sorun çoğu zaman polis bilgisinin yanlış olması değildir. Aksine, bu bilgiler teknik olarak doğru olabilir. Ancak mesele, olayın yalnızca güvenlik perspektifine indirgenmesidir. Çünkü biliyoruz ki güvenlik perspektifi doğası gereği daraltıcıdır; olayı suç, müdahale ve operasyon eksenine sıkıştırır.
Oysa uyuşturucu meselesi çok katmanlı bir toplumsal olgudur. Yoksulluk, sosyal dışlanma, eğitim politikaları, kentleşme dinamikleri, gençlik kültürü ve hatta sağlık sistemleriyle doğrudan bağlantılıdır. Ancak haber dili yalnızca operasyon görüntülerine ve polis açıklamalarına dayanırsa, bu çok katmanlı yapı görünmez hale gelir ve geriye yalnızca kriminal bir anlatı kalır.
Bu noktada gazetecilik farkında olmadan tek bir anlatının yeniden üreticisine dönüşme riski taşır. Bu yüzden tarafsızlık dediğimiz şey, “herkese eşit mesafe” de durmaktan öte her bilgiyi aynı eleştirel süzgeçten geçirebilme kapasitesidir.
“Gözaltı suçluluk değildir ama medya çoğu zaman öyle yazar”
Gözaltı haberlerinde “suçüstü yakalandı” gibi ifadeler doğru mu?
Bu konu aslında doğrudan hukuk ile gazetecilik arasındaki epistemolojik sınırla ilgilidir. Yani şunu soruyoruz: Bir kişinin “ne” olduğuna kim karar verir? mahkeme mi, medya mı, kamuoyu mu?
Hukuk devletlerinde bu sorunun cevabı net, suçluluğa karar verme yetkisi yalnızca mahkemelere aittir. Gazetecilik bu karar sürecinin dışında, bilgi aktaran ve kamuoyunu bilgilendiren bir alandır.
Gözaltı ise hukuki olarak bir suçluluk tespiti değil, soruşturmanın sağlıklı yürütülmesi için uygulanan geçici bir koruma tedbiridir. Yani bir kişinin gözaltına alınmış olması, onun suç işlediği anlamına gelmez, yalnızca hakkında bir şüphe bulunduğu anlamına gelir.
Ancak medya dilinde bu ayrım çoğu zaman kaybolur. “Suçüstü yakalandı”, “uyuşturucu satarken ele geçirildi”, “örgüt mensubu kıskıvrak yakalandı” gibi ifadeler, henüz yargı süreci başlamadan kesin hüküm ima eden bir dil üretir.
Burada mesele yalnızca dilin sertliği değil, dilin gerçeklik üretme gücüdür. Çünkü insanlar çoğu zaman olayı doğrudan değil, medya üzerinden öğrenir. Dolayısıyla medya dili, basit bir anlatıdan öte aynı zamanda gerçekliğin nasıl algılanacağını da kurar.
İletişim literatüründe bu süreç “medyatik yargılama” olarak tanımlanır. Kişi henüz mahkeme önüne çıkmadan toplumun zihninde suçlu hale gelebilir. Dijital çağda bu etki daha da hızlanır çünkü bilgi yalnızca yayınlanmaz, aynı zamanda paylaşılır, yorumlanır ve yeniden üretilir.
Bu nedenle gazetecilik açısından temel etik gerilim şu oluyor; dikkat çekici bir anlatı mı üretmek, yoksa hukuki sürecin belirsizliğini korumak mı? Demokratik toplumlarda gazeteciliğin sorumluluğu, ikinci seçeneğe daha yakındır.
"Kimlik bilgisi görünürlük değil, çoğu zaman damgalamadır”
Şüphelilerin kimlik bilgilerinin verilmesi kamu yararı açısından gerekli midir?
Bu mesele medya etiğinin en temel ama aynı zamanda en zor sorularından biri. Çünkü burada iki güçlü ilke sürekli birbirine temas eder, biri kamuoyunun bilgi edinme hakkı, diğeri bireyin kişilik hakları.
Gazetecilikte sık yapılan temel hata, kamu yararı ile kamu merakını aynı düzlemde düşünmektir.........
