menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’den ABD’ye: Baş balerin Buse Babadağ “Özgür hissettiğimde en güçlü hâlimdeyim”

13 0
10.01.2026

Yeni yılın masalsı atmosferiyle özdeşleşmiş Fındıkkıran, bu sezon İstanbul Genç Bale Topluluğu’nun sahnesinde bir klasik olarak değil, aynı zamanda güçlü bir buluşma anı olarak hayat buluyor.

Türkiye’nin ilk “Genç Bale Topluluğu”, Çaykovski’nin ölümsüz müziği eşliğinde genç dansçıları profesyonel sahneyle buluştururken, bu özel temsillerin başrolünde dikkat çekici bir isim yer alıyor: Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk ve tek baş balerin olan Buse Babadağ.

Yıllar sonra ilk kez Türkiye’de sahneye çıkan Babadağ, bu buluşmayı “çok güzel ve çok değerli bir duygu” olarak tanımlarken, sahnede hissettiği özgürlüğün ve sorumluluğun onu “en iyisini yapmaya” taşıdığını söylüyor.

Hem uluslararası bir kariyerin birikimini hem de çocukluk anılarının sahnesini aynı anda taşıyan bu Fındıkkıran temsili, Babadağ’ın deyimiyle yalnızca bir bale değil genç dansçılar, seyirciler ve sanatın geleceği için ilham verici bir paylaşım alanı.

Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk ve Türk tek baş balerin olmanız, bale tarihimiz açısından çok önemli bir dönüm noktası. Bu unvanın sorumluluğunu sahneye çıktığınızda hissediyor musunuz?

Kesinlikle hissediyorum. Aslında Principal olmadan önce de bu bilinçle sahneye çıkıyordum; ancak bu unvanı aldıktan sonra, özellikle de çok disiplinli bir altyapıdan gelmiş olmam nedeniyle, bunu çok daha net hissediyorum. Bu farkındalıkla sahnede olmak beni gerçekten en iyimi yapmaya taşıyor. Benim için çok güzel ve çok değerli bir duygu.

San Antonio Balesi’nde “principal dancer” olarak edindiğiniz deneyim, Türkiye’de sahnelediğiniz eserlerde yorumunuza nasıl yansıyor?

Özellikle Ballet San Antonio’da edindiğim deneyim ve profesyonel olduğumdan beri Türkiye’de ilk kez sahneye çıkıyor olmak, aynı zamanda ailemin ve sevdiklerimin beni izleyecek olması sahnede kendimi daha özgür hissetmemi sağladı. Bir Principal dansçı olarak bu noktaya gelmek zaten bu özgürlük hissiyle dans edebilmek anlamına geliyor. Bu da yaptığınız işi daha net, daha sağlam ve en iyi şekilde ortaya koymanızı sağlıyor.

Ballet San Antonio’da ve ondan önceki yıllarda edindiğim Balanchine ( Amerikan bale stili ve tekniği de diyebiliriz) tekniği, o gösterideki yine Balanchine tarzı olan koreografiye doğal bir şekilde yansıttım ve bu Türkiye’ de yapılmayan ve dans edilmeyen bir tarz. Bu stili Türkiye’ de seyircilerle paylaşmış olmak beni çok mutlu etti.

Amerika’daki bale anlayışı ile Türkiye’deki seyirci ve sahne dinamiği arasında sizce en belirgin farklar neler?

Şöyle söyleyebilirim: İstanbul’daki seyirci gerçekten çok iyiydi, çok keyif aldım. Seyircinin bilinçli olması, heyecanla gösteriye gelmesi ve temsilleri dikkatle takip etmesi çok güzeldi. Biletlerin tamamen satılıyor olması da bunun çok güzel bir göstergesi.

Tek fark olarak şunu söyleyebilirim: Amerika’da seyirci biraz daha coşkulu. Örneğin bir solonun ortasında, teknik olarak zor bir hareket yapıldığında seyirci kendini tutamayıp hemen alkışlayabiliyor. Türkiye’de bu bana biraz daha farklı geldi. Bunun dışında seyirciyle kurulan bağ açısından her şeyin benzer olduğunu söyleyebilirim.

Uluslararası bir kariyer inşa etmiş bir sanatçı olarak, Türkiye’ye gelip bu tür projelerde yer almak sizin için ne ifade ediyor?

Bu benim için çok heyecan vericiydi; çünkü Türkiye’de davet edilerek doğup büyüdüğüm yerde misafir baş dansçı olarak gösteri yapmaya davet edilmiştim. İstanbul Junior Bale’ nin gençlerden oluşan bir topluluk olması bu heyecanı daha da artırdı. Yıllar içinde Avrupa’da ve Amerika’da edindiğim eğitim, sahne deneyimleri ve dünyaca tanınan inanılmaz dansçılarla aynı stüdyoda, aynı sahnede her gün çalışmış olmak, bugün bu birikimi kendi ülkeme taşıyabiliyor olmamı çok anlamlı kılıyor.

Bunu sahnede bir örnek olarak sunabilmek benim için çok önemliydi. Bu tür projelerin ileride daha da artmasını, Türkiye’deki genç dansçılara deneyimlerimi aktarabileceğim daha fazla alan oluşmasını içtenlikle diliyorum. Onların hayallerine katkı sunabilmek, kariyerimin en anlamlı yanlarından biri olur.

İstanbul Genç Bale Topluluğu’nda sahne alan genç dansçılar için sizin hikâyeniz güçlü bir ilham kaynağı. Bugün geriye dönüp baktığınızda, kariyerinizin başındaki Buse’ye ne söylemek isterdiniz?

Bugün geriye dönüp kendime, yani Buse’ye söylemek istediğim tek şey şudur: asla vazgeçme. Ne ile karşılaşırsan karşılaş, hayallerini, düşüncelerini, olasılıkları zorlamaya devam et ve bunun için emek harca. Hayallerin bir gün gerçek olacak.

Bale gibi uzun soluklu ve disiplin isteyen bir sanat dalında gençlere en çok hangi konuda sabırlı olmalarını önerirsiniz?

Üzerine çalıştıkları bir hareketin veya bir koreografinin zamanla iyi bir hale geleceğini ve bu süreçte sabırlı olmaları gerektiğini öneriyorum. Yeni başlayan ve bale topluluklarına girmiş genç dansçılara da şunu öneriyorum: Çalışmalarınıza devam edin; cast (rol) listesi geldiğinde ve istediğiniz rolü alamazsanız hayal kırıklığına kapılmayın ve kötü hissetmeyin. Her dansçı bu süreçten geçiyor. Önemli olan kendi disiplininizi ve çalışmanızı koruyabilmek, dış etkenlere takılmamaktır.

Uluslararası sahnelere açılmak isteyen bale öğrencilerine özellikle altını çizmek istediğiniz bir tavsiye var mı?

Ellerine geçen fırsatları ve yurtdışı fırsatlarını en iyi şekilde değerlendirmelerini, kendilerini göstermekten asla korkmamalarını tavsiye ediyorum. Bu süreçte çok arkadaş edinip, çok insan tanımalarını öneririm; böylece kendi alanlarındaki insanlarla bağ kurabilirler. Bu bağlar bazen geleceğinizi değiştirebiliyor.

Benim için bu hep böyleydi. Bir dansçı arkadaşınız, ileride hayatınızda büyük fark yaratabilecek bir fırsata ön ayak olabilir. Bu yüzden olabildiğince sosyal olmalarını, öğrenebilecekleri her şeyi öğrenmelerini ve mümkün olduğunca bulundukları ülkedeki bale topluluklarını izlemeleri tavsiye ediyorum.

“Fındıkkıran” her yaştan seyirciyi salonlara çeken bir yılbaşı klasiği. Bu eseri dans ederken, seyircinin çocukluk anıları ve duygusal bağları sizin performansınızı etkiliyor mu?

Şöyle ki, Amerika’da genellikle kış sezonunda “Fındıkkıran” gösterisinden 40’a yakın kez sahne alıyorsunuz. Bu kadar sık sahnelemek bazen aynı rolleri tekrar etmek anlamına geliyor ve sahnedeki heyecanı kaybetme hissi yaratabiliyor. Biz Ballet San Antonio’daki iş arkadaşlarımla sahneye çıkmadan önce hep birbirimize şunu hatırlatıyoruz: “Fındıkkıran” çocukların hayatlarında izledikleri ilk baleleri ve onlar bu iki saatlik gösteride büyülü bir deneyim yaşayacaklar ve bunu hayatları boyunca hatırlayacaklar. Bunu düşünerek enerjimizi yükseltiyoruz ve sahneye bu heyecanla çıkıyoruz.

İlk kez bale izleyecek bir seyirci için “Fındıkkıran” neden doğru bir başlangıç eseri?

“Fındıkkıran” eserinde, alışılmış konulu bale eserlerinin dışında çok sayıda eğlenceli sahne bulunuyor; izleyicileri hem güldürüyor hem de eğlendiriyor, özellikle birinci perdesi. Bu da bence ilk kez bale izleyenler için eseri daha ilgi çekici hale getiriyor. Tam bir konulu bale gibi değil; konusu olmasına rağmen bunu hissettirmiyor.

Her bölümü, her parçası ve her dansı kendine özgü; özellikle ikinci perdede öne çıkıyor. Bale, başkarakter Clara’nın uykuya dalması ve onun rüyasından yola çıkmasıyla ilerliyor. Rüyada her şey mümkün olduğu için bu, koreografiye de yansıyor. Hem müzikleriyle, hem karakterleriyle hem de koreografileriyle eğlenceli bir bale olduğu için ve yeni yıl ile bağdaştığı için, her yıl aynı heyecanı koruyan bir eser oluyor.

Önümüzdeki yıllarda sizi Türkiye’de daha sık sahnede görebilecek miyiz? İstanbul Genç Bale Topluluğu gibi projelerle devam etme fikri sizde nasıl bir heyecan yaratıyor?

Tekrar projelerde yer almak ve Türkiye’de sahneye çıkmayı gerçekten çok isterim. Böyle fırsatlar geldiğinde hepsini değerlendireceğimden eminim. Geçtiğimiz hafta istanbul benim için inanılmaz bir deneyim oldu ve bunu daha fazla insanla paylaşabilmek, yaşadığım heyecanı onlara da ulaştırabilmek benim için çok değerliydi.. Umuyorum ki yeniden İstanbul Junior Bale ile aynı sahneyi paylaşma fırsatımız olacak ve o genç dansçıların aradan geçen zamanda ne kadar ilerleme kayıt ettiklerine sahnede şahit olma hissi bile beni çok heyecanlandırıyor.

Uzun vadede, sahne dışında — örneğin eğitmenlik, mentorluk ya da sanatsal yönetim — gibi alanlarda hayalleriniz var mı?

Evet, kesinlikle. Şu an Ballet San Antonio Balesi’nin bale okulunda kadrolu eğitmenlik yapıyorum ve ayrıca dışarıdan da öğrencilerime mentorluk yapıyorum, özel dersler veriyorum.

Hatta online olarak Türkiye’deki öğrencilere de mentorluk sağlıyorum. İleride sahne kariyerimin ardından, sanatsal yönetim alanlarında da güçlü bir kariyer yapabilmek için şu an Amerika’ da ikinci diplomamı Online eğitimle alıyorum. Finans ve iş yönetimi üzerine üniversite eğitimimi tamamlıyorum. Bu da ileride böyle bir fırsat geldiğinde, en iyi şekilde hazır olabilmem için çok önemli.

(EMK)

Cem Yılmaz, yaklaşık 30 yıldır bu ülkede yaşayan insanların hayatlarında bir şekilde yer alan bir isim. Mizahını çok sevenlerin yanı sıra, ondan hiç hoşlanmayanlar ve bu iki uç arasında gidip gelenler de var. Çevremdeki insanlar arasında da bu farklı tutumları görmek mümkün. Son olarak CMXXIV gösterisinin dijital bir platformda yayımlanmasının ardından, Cem Yılmaz yeniden gündeme geldi.

Türkiye’de mizah, refah üretemeyen ama onay üreten bir rejimin dilsel dolaşım biçimidir. 1980 darbesiyle neoliberal sisteme geçiş, sinemadaki figürlerin ve bu figürlerin anlatılış biçiminin de değişmesine yol açtı. Bu değişimler, Cem Yılmaz’ın sahneye çıktığı dönemden bugüne uzanan zamanı anlamamıza yardımcı olurken, ben de mizahı Freud ve Eagleton üzerinden açıklamaya çalışıyorum. Bütün bunlar şu soruya cevap arıyor: Cem Yılmaz, 2026’da bize neyi anlatıyor?

Türkiye’de insanların büyük bir kısmı, düşüncelerini kalıplar, klişeler ve deyimler aracılığıyla ifade etmeyi tercih eder. Dilin bu denli kalıpsal kullanılmasının temel nedeni, ülkedeki rejimin kendisini sürekli olarak halktan onay alma ihtiyacıyla ilişkilidir. Halkın refahını bir türlü artıramayan rejim, sağlayamadığı refahın yerine onayı dil ve kültür üzerinden üretmeye çalışır. “Cennet vatanımız”dan başlayıp “Türkler isyan etmez” söylemine kadar uzanan çok sayıda ifade bu duruma örnektir. Bunlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin süreklilik içinde yeniden ürettiği bir söylem rejiminin parçalarıdır. Bu nedenle, adeta sürekli olarak birbirimize rejimsel yalanlar söylemeye zorlanırız; Çetin Altan’ın ifadesiyle, bu durum ‘Türk’ün Türk’e propagandasıdır.

Söylemler ile gerçeklik arasındaki bağ o denli kopuktur ki, bunların ciddi biçimde sorgulanması, hepsinin birden açığa çıkması anlamına gelir. Bu nedenle sürekli bir onay beklentisi üretilir; böylece böylesi bir sorgulamanın hiç gerçekleşmemesi amaçlanır. Bugün iş alımlarında uygulanan sözlü mülakatlar da büyük ölçüde rejime uyumun ve sözlü onayın test edildiği mekanizmalardır. Sürekli onay verme zorunluluğunun bu denli yoğun yaşandığı başka ülkelere nadiren rastlanır.

Kürt sorununun bir güvenlik ve terör meselesi olarak sunulması, buna uygun bir dilin inşa edilmesi ve kamuoyunda sürekli onay talep edilmesi (Ahmet Hakan’ın Tahir Elçi’den bu onayı beklemesi örneğinde olduğu gibi) hayatın her alanında kendini gösterir. 1915 Soykırımı’nın inkârı da kendi söz dağarcığı içinde sürekli bir onay talep eder. “Türkiye bir hukuk devletidir” söylemi, her tekrar edilişinde, bu söylem ile gerçeklik arasındaki uyumsuzluğa yönelmesi muhtemel tepkileri bastırma işlevi görür. Oysa hukukun gerçekten işlediği bir yerde, böyle bir vurguya ihtiyaç duyulmaz.

Sonuç olarak insanlar, siyasal yaşamda gerçek olmadığı hâlde gerçekmiş gibi biat edilmesi istenen söylemlerle çevrili bir ülkede yaşamaktadır. Bu söylemleri açıkça reddedenlerin ise ülke içindeki hareket alanları daraltılır ve üzerlerinde baskı kurulur. Bu süreç tarihsel olarak pasif devrim diye nitelendirilen bir dönemin de geleneği olarak düşünebiliriz. Kitlelerin, toplumsal dönüşümlerin öznesi olmaması için tepeden değişikliklerle siyaset yapma biçimi, aynı zamanda kitlelerin yukarıdan gelen söylemlere de kendisini hazırlamasıdır.

Türkiye’nin her köşesi farklı bir söylemle doludur. Herkes bu söylemlerin gerçek olmadığını az ya da çok bilir; buna rağmen, onların değişmemesi için elinden geleni de yapar. Söylemler aynı zamanda ömürlüdür. 12 Eylül döneminde en sık tekrarlanan söylemlerden biri, Türkiye’de işkence olmadığı iddiasıydı. Gazeteler ve TRT bu söylemle doldurulmuştu. İşkencenin var olduğunu dile getirmek, Türkiye’de birçok gücün eşzamanlı saldırısına maruz kalmak anlamına geliyordu. Ancak 12 Eylül rejiminin generallerinin siyaset dışı kalmasıyla birlikte bu söylem etkisini yitirdi.

Bugün ise pek çok kişi, o dönemde bir biçimde kendisini işkence mağduru olarak tanıtma çabasında. Bu söylemin yerini bir süre “Anadolu’dan Görünüm” gibi yeni anlatılar aldı. Türkiye’de bu tür kısa ömürlü söylemler, zamanla etkisini kaybeder ve yerlerini hızla yenilerine bırakır. Bu taktiksel söylemler, geçici olmalarına rağmen dolaşımdan hiç düşmez; yalnızca biçim değiştirir.

Değişen dünyada çiftlerin ilişkileri de kendilerine özgü söylemler üretir; bu söylemlerin bazıları uzun ömürlü olurken, bazıları yalnızca birkaç yıl varlığını sürdürebilir. Ancak ortak noktaları, çoğu zaman uyumsuzlukları görünmez kılarak sahte bir uyum görüntüsü üretmeleridir. Bu kısa anlatımdan da anlaşılacağı üzere, Türkiye; klişelerin, söylemlerin ve abartıların hâkim olduğu, sürekli onay bekleyen bir........

© Bianet