menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Grönland ve gayriresmî imparatorluk: Batı düzeninin çözülüşü

19 16
23.01.2026

Grönland’ın ABD tarafından ilhak edilmesi ihtimali etrafında yürüyen tartışma, münferit bir diplomatik sapma ya da Trump gibi tekil bir siyasal aktörün provokatif söylemi, kendisine ait geçici bir heves, “Trump’a özgü” ilkel bir istisna vs. olarak değerlendirilemez. Aksine Grönland’ın ilhakı üzerine yürütülen tartışma, çok daha derin bir kırılmayı temsil ediyor; küresel düzenin yapısal bir dönüşümüne işaret veriyor.

Bu söz konusu dönüşüm, emperyalizmin artık kendisini uluslararası hukuk, çok taraflılık ya da “kurallara dayalı düzen” gibi normatif çerçevelerle gizleme ihtiyacı duymadığını; bunun yerine zorlayıcı ve açık bir emperyal pratik biçimine yöneldiği bir evreyi ifade etmektedir. Grönland meselesi bir sapma değil; emperyalizmin ve kendisini doğuran kapitalizmin bütün çıplaklığı, ilkelliği ve vahşetiyle kendisini tekrar göstermesidir. Bu mantık yeni değildir; yeni olan, artık saklanmıyor oluşu. Burada belirleyici olan Donald Trump’ın şahsı değil, temsil ettiği yapısal eğilimdir. Trump, ABD dış politikasında uzun süredir mevcut olan eğilimleri yeni baştan icat etmemekte; onları yalnızca daha çıplak, daha kaba ve daha doğrudan bir biçimde ifade etmektedir. Söylenen şudur: Egemenlik, toprak bütünlüğü ve ittifak ilişkileri, ancak ABD çıkarlarıyla uyumlu oldukları sürece geçerlidir. Grönland adası, çağdaş emperyalizmin temel dinamiklerinin kristalize olduğu bir test alanına dönüşüyor ve bu aynı zamanda Batı ittifak sisteminin (özellikle NATO‘nun) içten içe nasıl aşınabileceğini de gösteriyor.

Grönland burada bir toplum, bir siyasal özne ya da kendi kaderini tayin hakkına sahip bir halk olarak değil; bir nesne olarak ele alınıyor. Bir alan. Bir kaynak. Askerî bir ileri karakol. Washington’da kurulan küresel güç denkleminin bir değişkeni.

ABD’nin motivasyonları son derece nettir. Ekonomik olarak mesele, dijitalleşme, silahlanma ve sözde “yeşil dönüşüm” çağında stratejik kabul edilen hammaddelere erişimdir: Nadir toprak elementleri, metaller, potansiyel petrol ve gaz. Burada iklim krizi, kapitalist üretim biçiminin kırbaçlayıp daha da büyüttüğü bir felaket olarak, emperyal projeler açısından yeni jeopolitik fırsatlar yaratabilecektir; daha önce erişilemeyen alanlar “ekonomik olarak kullanılabilir” hâle gelecek, yani sonuçta Grönland daha muhteşem boyutlarda yeni bir sömürü alanına dönüştürülebilecektir.

Stratejik olarak hedef, Arktik’ teki yeni deniz yollarının ve bölgesel hâkimiyetin kontrolüdür. Askerî açıdan Grönland zaten ABD güvenlik mimarisinin bir parçasıdır: Erken uyarı sistemleri, füze savunması, uzay gözetimi. Politik olarak ise mesele güç gösterisidir. Grönland’ı alabilen, hukukun ve ittifakların gerektiğinde askıya alınabileceğini ilan etmiş olur. Trump, önceki ABD yönetimlerinin dolaylı biçimde söylediğini açıkça dile getiriyor: Gerekirse alırız.

Askerî asimetri bu kadar büyükken açık bir işgal en olası senaryo değildir. Modern emperyalizm daha ucuz yöntemleri tercih eder: Para transferleri, yatırım vaatleri, yerel elitlerin kooptasyonu, eşitsiz koşullarda referandumlar, üçüncü ülkelere ekonomik baskı vs. Trump zaten bu konuların çoğuna çoktan değinmiş durumda.

“Yumuşak” bir ilhak şu şekilde ilerleyebilir: Grönland’a mali teşvikler, özel statüler sunulur; dış politika ve güvenlik fiilen Washington’a bağlanır; doğal kaynaklar ABD şirketlerine açılır. Kâğıt üzerinde özgürlük vardır, gerçekte ise tam bir bağımlılık ilişkisi mevcut olabilecektir. Elbette bu da sonuçta şiddettir – yapısal bir şiddet. Tankların yerini borçlar ve anlaşmalar alır. Bu yol tıkanırsa askerî tehdit devreye girer. ABD için kritik altyapıların hızlıca kontrol altına alınması zor değildir. Asıl mesele sonrasında başlar: Sivil direniş, uluslararası meşruiyet krizi, ekonomik maliyetler.

Avrupalı emperyalistlerin ve Avrupa Birliği’nin (AB) tutumu tekrar öğreticidir. Grönland, NATO ve AB üyesi Danimarka’ya bağlıdır ve teoride ABD’nin bir NATO ülkesine saldırısı temel ittifakları bitirebilir. Böyle bir durum, tekrar NATO’nun hiyerarşik yapısını ortaya çıkaracaktır; yani ABD istemediğinde, dayanışma da olmayacaktır.

Hatırlayalım: Bazen tek bir kelime, sayfalar dolusu diplomatik metinden daha fazla şey anlatır. Bazen iktidar kendini şiddetle değil, kelimelerle ele verir. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Donald Trump’a alenen sevgi dolu bir ifadeyle “Daddy” (Babacığım) demesi bir dil sürçmesi, bir gaf değildi. Transatlantik ilişkinin gerçek doğasını, “ortaklık” ve “eşitlik” masallarından çok daha net anlatan bir metafordu. Baba buyurur, ardından sadakat beklenir, şükran talep edilir, çocuklar uyar. Karşı çıkan olursa ses yükselir. İtiraza devam eden cezalandırılır. Trump’ın son günlerde Avrupalı NATO ülkelerine savurduğu gümrük tehditlerini, yaptırımlarını böyle okumak lazım. Grönland meselesi de tam bu çerçeveye uymaktadır.

Durum, bir başkanın tuhaf hevesi değil, artık utanma ihtiyacı duymayan bir iktidar biçiminin tezahürüdür. Soru şudur: Emperyal talep ne kadar açık dile getirilebilir ve buna kim karşı çıkabilir? ABD’nin burada şimdilik tanka ihtiyacı yok. Anlaşmalar, tehditler, paralar vs. yeterli. Ve en önemlisi de şu: Kimse “aile reisi”ne itiraz etmemelidir ve bunun bir tabu gibi bilinmesi gerekir. Güvenlik mi istiyorsun? Öde. Ödemezsen koruma yok. Bu diplomasi değil, haraçtır. Güvenlik bir meta, sadakat bir borçtur. Bu mantığın nasıl işlediğini Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin Beyaz Saray’daki aşağılanmasında gördük. Trump baba, Vance consigliere, Zelenskiy ise nankör bir dilenci rolündeydi. Burada Baba/Godfather filmindeki senaryo birebir sahnedeydi. Aynı senaryo Grönland’da da ortaya çıktı: “Güzel madenleriniz var.” “Stratejik konumunuz mükemmel.” “Korumasız kalmanız yazık olur.” NATO ve AB üyeliği bu hiyerarşide bir şey değiştirmiyor. NATO bu tabloda kolektif savunma sistemi değil, aile hiyerarşisidir. İttifak, eşitlerin anlaşması değil; sadakat sınavıdır. Bu yüzden Rutte’nin “Daddy” sözü bir gaf değil, aksine bir itiraftır. Asıl tehlike de burada başlıyor: İktidar gülünçleştiğinde, sıradanlaştığında daha az değil, daha fazla keyfileşir. Mesele artık ABD’nin hukuka uyup uymaması değil; hukuku ciddiye alıp almadığıdır. Grönland, kendine güvenen gayriresmî bir imparatorluğun deneme alanıdır. Mafya devleti benzetmesi burada polemik değil, açıklayıcıdır. Godfather’da olduğu gibi mesele düzen değil, denetimdir. Güvenlik satın alınır, sadakat şarttır.

Daddy’nin gümrük konusundaki sert tavrından dolayı tokat yiyen, kulakları çekilen Avrupalı çocukları ve aile fertleri, şu sıralar ağlayıp zırlamakta ya da susmayı tercih etmekte. Yani AB, Avrupa’nın NATO üyeleri şu sıralar kararsız ve edilgen hâlde, neredeyse evlatlıktan men edilmiş çocuklar gibi yorumlar yapmakta, şapşal ve komik tavırlar içinde her gün alınan acil kararları açıklamaktalar. Avrupa’nın en büyük NATO üyeleri olan Almanya, Fransa ve İngiltere’nin son günlerde Grönland’a yolladığı toplam birkaç düzine asker sayısını kendilerine sadık havuz medyasında muhteşem bir dayanışma gibi göstermeleri elbette komikliğin, iradesizliğin bir zirvesi. Sadece bu durum bile, ABD baskı uyguladığında “kurallara dayalı düzenin” ne kadar çabuk sona erdiğini, sonuçta bu kavramının içeriğinin ne kadar boş ve yalan olduğunu tekrar gözler önüne sermiştir.

Grönland meselesi, Venezuela’dan ayrı düşünülemez. ABD’nin Grönland’a yönelik yaklaşımı, Venezuela’ya karşı izlenen politikayla yapısal bir süreklilik içindedir. Her iki durumda da mesele, doğal kaynaklara erişim, jeopolitik denetim ve siyasal yeniden yapılandırmadır. Yaptırımlar, ekonomik baskı, “uyumlu” elitlerin desteklenmesi vs., emperyal araç setinin standart unsurlarıdır. İki durumda da yöntemler birbirine benziyor, sadece sahne değişiktir.

Fakat burada önemli bir fark vardır: Grönland, Batı ittifakının içindedir ve bu nedenle kendileri için daha tehlikelidir. Çünkü, emperyalizm artık sadece “dışarıya” değil, kendi kurduğu yapının içine de yönelmektedir. Ne demişti ABD emperyalizmin en kıdemli ve tanınmış diplomatı ve insan kasabı Henry Kissinger: “ABD’nin düşmanı olmak tehlikelidir, fakat ABD’nin dostu olmak öldürücüdür!”

Hiçbir emperyal proje mutlak değildir; otomatik başarıya ulaşmaz, karşı güçler hep doğmuş ve direniş üretmiştir. Grönland’da bağımsızlık fikri, bir bağımlılık biçiminin başka bir bağımlılıkla ikame edilmesi anlamına gelmemektedir. Şu anda ada da halk, bir merkezin yerine başka bir merkez koymak istememektedir. Şiddetsiz direniş, uluslararası kamuoyu, ekonomik karşı hamleler mümkündür. Bu karşı koyuşlar, emperyalist projelerin maliyetini ciddi biçimde artırabilir. Ancak bu direnme potansiyellerinin hayata geçmesi, siyasal örgütlenmeye ve uluslararası dayanışmaya bağlıdır. Asıl sorun, bu kapasitenin kullanılabilme olanaklarında yatmaktadır.

Avrupalı emperyalistlerin de seçenekleri vardır – bunun ne zaman ve nasıl devreye sokulabileceği henüz ortada değildir. Burada da asıl sorun imkânlar değil, iradedir.

Grönland bir yan konu, ikincil bir jeopolitik tartışma değildir, aksine küçük nüfuslu halkların kendi kaderlerini tayin edebilme hakkı açısından bir sınav ve küresel düzenin geleceğine dair bir ölçüttür.

Grönland sessizce feda edilmesi, yalnızca zaten can çekişen uluslararası hukukun değil, siyasal tutarlılığın da aşınması anlamına gelir. Böyle bir sessizliğin ardından yarın başka kuralların, başka sınırların ve başka bağımlılıkların dayatılmasına kimse şaşırmamalıdır. Emperyalizm asla doymuyor. Ta ki karşısına gerçek sınırlar çıkana kadar.

(CO/VC)

Yapay Zekânın Politik İnşası serimizin bu bölümünde, Nick Srnicek’in Silicon Empires: The Fight for the Future of AI kitabından uyarlanmış “How AI Companies Got Caught Up in US Military Efforts” başlıklı yazısını Diyar Saraçoğlu’nun çevirisiyle sizlerle paylaşıyoruz. Srnicek, ABD’de yapay zekâ şirketlerinin “askerî kullanım” konusundaki ortak tutumunun kısa sürede nasıl çözüldüğünü ve savunma sektörüyle kurulan ortaklıkların nasıl normalleştiğini incelerken, bu dönüşümün yalnızca ilke değişiklikleriyle açıklanamayacağını; model maliyetleri, savunma ihalelerinin çekim gücü ve neoliberal küreselleşmeden jeopolitik rekabete kayışla birlikte devlet-teknoloji ilişkisinin giderek ABD’nin “ulusal güvenlik” ekseninde yeniden kurulmasıyla bağlantılı olduğunu ileri sürüyor. Srnicek’in analizi, ABD’nin teknolojiden yalnızca faydalanmakla kalmayıp, onu her daim emperyalist idealleri doğrultusunda şekillendirdiği gerçeğini gözden kaçırıyor olsa da; son yıllarda bu ilişkinin biçiminde yaşanan köklü değişimi tarif etmek açısından son derece isabetli görünüyor.

2024’ün başında Anthropic, Google, Meta ve OpenAI, yapay zekâ araçlarının askerî amaçlarla kullanılmasına karşı ortak bir tutumdaydı. Ancak sonraki 12 ay içinde bir şey değişti.

Ocak ayında OpenAI, yapay zekânın “askerî ve savaş” amaçlarıyla kullanımını yasaklayan hükmünü sessizce geri çekti. Kısa süre sonra Pentagon’la “bir dizi proje” üzerinde çalıştığı haberleştirildi. Kasım ayında, Donald Trump’ın yeniden ABD başkanı seçildiği hafta Meta, ABD’nin ve seçilmiş bazı müttefiklerin Llama’yı savunma amaçlarıyla kullanabileceğini duyurdu. Birkaç gün sonra Anthropic de modellerinin ordu tarafından kullanılmasına izin vereceğini açıkladı ve savunma firması Palantir’le ortaklık kurduğunu ilan etti. Yıl biterken OpenAI, savunma girişimi Anduril’le kendi ortaklığını duyurdu. Son olarak 2025 Şubat’ında Google, yapay zekâ ilkelerini insanlara zarar verebilecek silahların ve teknolojilerin geliştirilmesine ve kullanımına izin verecek şekilde değiştirdi. Tek bir yıl içinde, yapay genel zekânın varoluşsal risklerine ilişkin kaygılar neredeyse ortadan kaybolmuş, yapay zekânın askerî kullanımı ise normalleşmişti.

Bu değişimin bir kısmı, bu modelleri inşa etmenin gerektirdiği muazzam maliyetlerle ilgili. Genel amaçlı teknolojiler (diğer GPT’ler) üzerine araştırmalar, yaygınlaşma sorunlarını aşmanın bir yolu olarak savunma sektörünün önemini sık sık vurgulamıştır. İktisatçı David J. Teece’in 2018’de yazdığı gibi, “GPT’ler, ABD Savunma Bakanlığı’nın erken dönem transistör ve mikroişlemci satın alımlarında olduğu gibi büyük, talepkâr ve gelir yaratan bir uygulama sektörü olduğunda daha hızlı gelişir.” Savunma ihalelerinin yumuşak bütçe kısıtlarına sahip olması ve uzun vadeli bir yapıda ilerlemesi, üstelik başarı ölçütlerinin çoğu zaman belirsiz kalması, orduyu yeni teknolojiler için son derece cazip bir müşteri hâline getiriyor. Özellikle yapay zekâ girişimlerinin büyük ve sabırlı yatırımları güvenceye alma ihtiyacı düşünüldüğünde, askerî finansmana yöneliş belki de kaçınılmazdı. Ancak bu durum, dönüşümün hızını ve önde gelen bütün Amerikan yapay zekâ araştırma laboratuvarlarının aynı yönde hareket etmiş olmasını tek başına açıklamıyor.

Son birkaç yıl, kapitalist rekabetin manzarasını dramatik biçimde........

© Bianet