menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

‘Yaşam alanı’ mı, yoksa tabiatın yaşamı mı?

17 0
29.06.2026

Aylar evvel haber sitelerinin ve gazetelerin kıyısında köşesinde yer alan bir haber vardı: İklim değişikliğinin yol açtığı ve açabileceği deniz yükselmesi tehdidi nedeniyle Karayip Adaları’ndan Carti Sugtupu sakinleri Panama hükümeti tarafından güvenli bir bölgeye taşındı. Böylece Carti Sugtupulular, iklim değişikliği yüzünden göç etmek veya göç ettirilmek zorunda kalan ilk insanlar olarak kayıtlara geçti.

Haberin ses getirmemesi ve içeriğinin tartışılmaması bir tarafa, neredeyse görünmez kılınması, Simon Kuper’in belirlemesini doğruluyordu: “Rahatlığımız ve bilimsel eğitimden yoksun oluşumuz nedeniyle en büyük haber iklim değişikliğini hafife alacak cesareti kendimizde bulabiliyoruz. Sadece Batılılar, özellikle de onlar içindeki zenginler afetlere maruz kalınca iklim meselesi haberlerde ilk sıraya çıkıyor.”

Carti Sugtupuluların yerinden yurdundan olmasına yol açan tehlike yani bir var oluş sorunundan yok oluş problemine evrilen iklim değişikliği ve buna bağlı ekolojik kriz, hepimizi kuşatırken hayatî bazı sorulara yanıt aramak zorundayız: “Nasıl yaşayacağız?”, “Nerede yaşayacağız?” ve “Mevcut durumu değiştirmek için veya krizin yayılım hızını düşürmek için neler yapabiliriz?”

Siyaset felsefesi, ekoloji, Antroposen ve özgürlük üzerine çalışan Nikolaj Schultz, bahsi geçen sorulara kafa yorduğu Kara Tutması’nda yeni jeososyal sınıflar oluştuğunu; iklim değişikliğine bağlı ekolojik krizlerin, insanları var oluş ile yok oluş arasına sıkıştırdığını anlatıyor. Bu sıkışmışlık hâlinin ise yaşanabilir bir dünya veya yer arayışını süratlendirdiğini hatırlatıyor.

‘Özgürlüğün gücü karşısında dünyanın hiç şansı yok’

Schultz, “özgürlüğün” Antroposen çağında insanın sırtına büyük sorumluluklar yüklediğini anımsatırken eylemlerin, yeryüzünde bıraktığı izlerin ve doğurduğu sorunların peşine düşüp yalnızca ekolojik değil, politik ve toplumsal belirlemeler yapıyor. Başka bir deyişle beylik tanımlamaların ve teşhislerin ötesine uzanıp “özgürlüğün gücü karşısında dünyanın hiç şansı yok” diyerek sınırsızlığın ve ölçüsüzlüğün nedenlerine ve sonuçlarına yoğunlaşıyor, ardından neler yapılabileceğini ortaya koyuyor.

Schultz düşünmenin, sorgulamanın ve eleştirmenin itinayla geri plana itildiği zamanımızda akıntının tersine kürek çekerek soru ve sorun yığını üzerine kafa yormaya çağırıyor hepimizi. Mesela kendisini uykusuz bırakan sıcak hava dalgası sırasında, serinlemek için sunulan çözümlerin dünyanın hararetini artırmaktan başka bir işe yaramayan bir kısırdöngü yarattığını düşünürken “görünen o ki Antroposen tatlı bir uyku çekilecek yer değil” diye mırıldanıyor. Bu kadarla kalsa iyi ama devamı var: “Süpermarkette gıda alışverişi yaparken sonunda okyanusa karışacak plastik ambalajlı her yiyecekle sepetim sorunlarla doluyor. Et yemeyi bıraktım ama yerine koyduğum avokado ve kinoa, yetiştirildiği yerlerde toprağın bozulmasına ve su........

© Bianet