Var olmak ya da ‘kahraman’ olmak
Değerli okurlarımız.. Sizlere bir sorum var..
Varsayalım ülkesel boyutta çok önemli karar vericilersiniz..
Kritik bir dönemdesiniz..
Önünüze iki seçenek konulsaydı..
Birincisi..
Muhteşem bir beş yıl tüm Avrupa’ya hakim olacaksınız.. Napolyon’a nal toplatırcasına, Attila’dan beri keskin bir hakimiyet kurulamayan Avrupa’nın her köşesini titretecek bir güç olacaksınız, ama sonrasında savaşı kaybedip önünüze koyulan herhangi bir metni imzalamak zorunda kalacaksınız..
İkincisi daha basit..
Ülkenizin çocuklarının gözünün içine bakıp onları babasız bırakacak maceracı politikalardan mümkün mertebe uzak kalmaya çalışacaksınız.. Herkes sizi sıradan ve hakir görecek..
Birincisi sağlıksız, toksik bir yaklaşım..
Bunu ancak ve ancak çok zorda kaldığınız veya sağlıksız ruh haliniz sonucunda gerçeklikten koptuğunuz için seçersiniz..
Bireysel ölçekte,1980’lerin ünlü “hızlı yaşa, genç öl!..” deyimi modeli, aklı duygularına hakim olamayan ve kısa süreli bir güç duygusu için yaşanacak koca bir ömrü feda edebilen sağlıksız bir bakış açısı..
Bu durum bir karar verici için söz konusu olduğunda toplumsal veya ulusal ölçekte bir felakete yol açabilir.. Koca bir milletin geleceğine de mal olabilir..
J. J. Rousseau’ya selam olsun..(Toplum Sözleşmesi)
Birincisinin örneğini yakın tarihte Avrupa’da gördük..
Almanlar, Nazi Partisi ve başlarındaki “Führer” önderliğinde 1944 sonlarına kadar neredeyse dört yılı doldurmuş bir Avrupa hakimiyeti yaşayıp sonrasında bağımsızlığı ilelebet kaybedebilecek bir antlaşma imzalamak zorunda kaldılar.. Almanya, koskoca Clausewitz’in ülkesi, gerçek bir orduya sahip olmama yönünde bir taahhüt veren metni imzalamak zorunda bırakıldı..
Gerisini yaşananlardan bir önceki asırda Alman Kralı Ferdinand uyarı niteliğinde söylemiş zaten: Güçlü bir ordunuz yoksa antlaşma yapmak için gerekli olan bir çok vazgeçiş silsilesi........
