İsrail’in jeopolitik yapbozunda intihar cephesi
Devletler bazen yenildikleri için değil, kazandıklarını sandıkları savaşın sınırlarını göremedikleri için kaybederler. Askerî güç, kendi hududunu tanımadığında caydırıcılık olmaktan çıkar, stratejik körlüğe dönüşür. İsrail’in İdlib’in doğusundaki Ebu Zuhur Hava Üssü’ne bıraktığı bombalar, Suriye’de yalnızca bir pisti ve birkaç hangarı tahrip etmedi. O bombalar, İsrail güvenlik doktrininin giderek büyüyen çelişkisini de görünür hale getirdi. Çünkü İran’da tamamlayamadığı savaşı Türkiye’ye doğru genişletmeye çalışan bir devlet, jeopolitik yapbozuna yeni bir parça eklemiyor, sonunu getireceği bir cepheyi kendi elleriyle kuruyor.
EBU ZUHUR’DA CEVAP BEKLEYEN SORULAR
Ebu Zuhur saldırısının hedefi konusunda Ankara, Şam ve Tel Aviv’den birbirine taban tabana zıt açıklamalar geldi. Türkiye ve Suriye, havaalanında kalıcı bir Türk üssü veya Türk askeri konuşlandırılması bulunmadığını açıkladı. İsrail ise saldırıyı, Türkiye’nin üsse yerleşmek üzere olduğu iddiasıyla gerekçelendirdi. Burada kamuoyuna bütün ayrıntılarıyla açıklanmayan bir alan bulunuyor: Türk askerî heyeti tesiste hangi kapsamda inceleme yaptı? Üssün gelecekteki statüsü ne olacaktı? İsrail hangi istihbarata dayanarak saldırdı? Ankara, İsrail’in tehditlerinden veya saldırı hazırlığından önceden haberdar mıydı?
Devletlerin bütün askerî planlarını açıklaması elbette beklenemez. Ancak devlet sırrı ile gerçeğin toplumdan saklanması aynı şey değildir. İsrail, Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafedeki bir havaalanını Türkiye’nin muhtemel askerî varlığını gerekçe göstererek vuruyorsa, Türk milletinin saldırının gerçek hedefini ve boyutunu öğrenmesi hakkıdır. Stratejik sessizlik, gerçeğin üzerinin örtülmesi anlamına gelmez. Açıklanmayan her olay, düşmanın psikolojik harekâtına ve doğrulanamayan söylentilere açık bir alan bırakır.
Ebu Zuhur’da hedef alınan, mevcut bir Türk üssünden daha çok Türkiye ile Suriye arasında gelişebilecek askerî işbirliği ihtimalidir. Bombalanan pistti, fakat vurulmak istenen Suriye’nin yeniden devlet olma iradesiydi. İsrail’in korkusu bölgedeki Türk askerinden ibaret değildir. Asıl kaygısı, Türkiye’nin eğitim, danışmanlık, teknik yardım, radar ve hava savunması desteğiyle Suriye’nin askerî kapasitesini yeniden ayağa kaldırmasıdır. Çünkü egemen ve savunma yeteneğine kavuşmuş bir Suriye, İsrail uçaklarının üzerinde istediği gibi dolaşabileceği savunmasız bir coğrafya olmaktan çıkacaktır.
İSRAİL’İN SINIRSIZ SALDIRI ÖZGÜRLÜĞÜ
İsrail’in önleyici savaş anlayışı tam da burada kendi paradoksunu yaratıyor. Tel Aviv, gelecekte tehdit oluşturabileceğini düşündüğü her kapasiteyi daha ortaya çıkmadan yok etmeye çalışıyor. Fakat tehdit kavramı sürekli genişletildiğinde savunma ile saldırı arasındaki sınır da ortadan kalkıyor. Bir ülkenin havaalanını onarması, ordusunu yeniden kurması ve başka bir devletten eğitim desteği alması İsrail için savaş gerekçesine dönüşüyorsa, korunmaya çalışılan İsrail’in güvenliği değil, İsrail’in sınırsız saldırı özgürlüğüdür.
Bu nedenle Ebu Zuhur saldırısı münferit değildir. T4, Palmira ve Hama hava üslerinin hedef alınmasıyla aynı stratejik zincirin halkasıdır. İsrail, Türkiye’nin incelediği veya gelecekte kullanabileceği her askerî tesisi vurabileceğine inanıyorsa kendisini Suriye’nin egemenlik makamı yerine koyuyor demektir. Şam’a “Ordunu ancak benim izin verdiğim........
