Bir Savunma Zaferinin Anatomisi
Doç. Dr. Murteza OCAKLI
Son iki ayda Trump’ın İran’a yönelik dili, klasik bir dış politika söyleminden çok daha fazlasıydı. Ancak bu dil, Washington’ın beklediği sonuçları doğurmadı. Çünkü savaşlar, yalnızca ne kadar yıkım üretildiğiyle değil, ilan edilen veya istedikleri hedeflere ulaşılıp ulaşılamadığıyla ölçülür. Bu ölçütten bakıldığında ortaya çıkan tablo, Trump’ın iddia ettiği gibi bir Amerikan zaferi değil; tam tersine, İran’ın stratejik kapasitesini koruduğu, caydırıcılığını pekiştirdiği ve karşı tarafı ateşkese zorladığı bir savunma başarısıdır.
Clausewitz’in belirttiği gibi, savunma saldırıdan daha güçlü bir savaş biçimidir. İran tam da bunu kanıtladı: Trump’ın Truth Social üzerinden yükselttiği tehdit dilinin her aşamasında Tahran, yalnızca direnmekle kalmadı; aynı zamanda karşı koşullar dayattı, Hürmüz üzerindeki fiilî denetimini pazarlık kozuna dönüştürdü ve savaşın maliyetini Washington için taşınamaz hâle getirdi.
Herakleitos'un dediği gibi: "Savaş her şeyin babasıdır, her şeyin kralıdır." Ancak bu savaşta babalık ve krallık, beklenmedik bir tarafa geçti.
a. Birinci Perde: Diplomasinin Terk Edilişi ve Savaşın Doğuşu
Savaş, 28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarıyla başladı. Fakat bu başlangıç, bir kopuşun eseriydi: Daha önce devam eden müzakere sürecinde İran, birçok başlıkta önemli tavizler vermiş görünüyordu. Ne var ki Beyaz Saray'daki etkili isimlerin —Jared Kushner, Steve Witkoff ve özellikle Benjamin Netanyahu—Trump üzerinde kurduğu baskı, diplomasi zeminini paramparça etti. Trump'ın söylemi giderek sertleşti ve mesele artık müzakere değil, İran'dan tam teslimiyet talep edilen bir noktaya taşındı.
Diplomasinin terk edilmesi, savaşı kaçınılmaz kıldı; ancak savaşın gidişatını belirleyen şey, saldırının şiddeti değil, savunmanın derinliği oldu. Şimdi o derinliğin mimarisine bakalım.
b. İkinci Perde: Yeraltındaki Şehirler ve Vurulamayan Omurga
ABD ve İsrail, ağır bombardımanla İran'ın altyapısına büyük zarar verdi; on binlerce bina hasar gördü. Ancak kritik soru şudur: Stratejik hedefler vurulabildi mi? Cevap hayırdır. İran'ın kritik askerî kapasitesi —yer altına inşa edilmiş füze şehirleri, balistik imkânları ve nükleer altyapının en hassas unsurları—büyük ölçüde korundu. Rafael Grosside onayladığı üzere, zenginleştirme tesislerinin ve stratejik savunma unsurlarının yer altına alınmış olması, İran'ın en kritik kabiliyetlerini minimum hasarla muhafaza etmesini sağladı.
Napolyon'un sözünü hatırlamak yerinde olur: "Askerî gücün sırrı, cephanenin büyüklüğünde değil, onu nasıl sakladığınız ve kullandığınızdadır." İran, yıllar süren yaptırımlar ve kuşatma altında geliştirdiği bu derin savunma mimarisiyle, dünyanın en güçlü ordularının ilk darbesini bertaraf etmeyi başardı. Gramsci'nin meşhur formülü burada tersine işliyordu: Eski olan (ABD'nin hava üstünlüğü doktrini) ölmüyor, ama yenisi (yer altındaki direniş) doğmakta gecikmiyordu.
c. Üçüncü Perde: Gökyüzünde Tersine Dönen Tablo
Mart boyunca Washington'da İran tehdidi hem iç güvenlik hem dış savaş başlığı olarak işlendi. Ancak savaşın seyrini değiştiren asıl gelişme, İran'ın ABD hava araçlarını art arda düşürmeye başlaması oldu. Tek bir günde birden fazla savaş uçağı ve helikopterin kaybedildiğine dair anlatılar, çatışmanın yönünü tersine çeviren kırılma anı olarak belirdi. İki Amerikan pilotunun İran toprakları içinde paraşütle atlamak zorunda kalması, uçakların enkazı sadece askerî değil, aynı zamanda sembolik bir yenilgi görüntüsü yarattı.
Şimdi buradan psikolojik harbe geçişi sağlayalım: Modern savaşlarda bazen bir görüntü, onlarca resmî açıklamadan daha fazla etki üretir. İran tam da bunu başardı: karşı tarafa "vurulabilir, durdurulabilir ve geri püskürtülebilir" imajını verdi. Bu olay, psikolojik üstünlüğün ABD ve İsrail'den İran'a geçtiği anlardan biri olarak hafızalara kazındı. Sun Tzu'nun dediği gibi: "Savaşta en iyi şey, düşmanın direncini savaşmadan kırmaktır." İran, düşmanın direncini kendi silahlarıyla değil, düşmanın kendi başarısızlık görüntüleriyle kırıyordu.
Trump'ın bu aşamadaki Truth Social söylemlerinde temel çelişki şuydu: Bir yandan İran'ı ağır biçimde tehdit ediyor, diğer yandan savaşın sonunun nasıl geleceğine dair net bir siyasi çerçeve sunmuyordu. Reuters'in 3 Nisan haberinde belirtildiği gibi, Trump o gün Truth Social'da ABD'nin "biraz daha zamanla Hürmüz'ü açabileceğini", hatta "petrolü alıp servet kazanabileceğini" yazdı. Ancak bu sözler, havada uçaklarını kaybeden, sahada ise beklenmedik bir direnişle karşılaşan bir başkomutanın gerçeklikten kopuk tehditleri olarak okunmalıdır. Shakespeare'in Macbeth'teki gibi: "Bu bir hikâye, bir aptal tarafından anlatılan, gürültü ve öfke dolu, ama hiçbir anlam ifade etmeyen."
Bir lider, rakip devletin ordusunu değil de enerji santrallerini, köprülerini ve yaşamı sürdüren altyapısını hedef göstermeye başladığında, söylem klasik caydırıcılıktan çıkıp toplumsal cezalandırma çizgisine yaklaşır. Bu, aslında bir zayıflık işaretidir: Hedefin askerî omurgasını kıramayan güç, sivilleri tehdit etmeye yönelir. Sartre'ın dediği gibi: "Kötülük, başaramadığımız iyiliğin gölgesidir."
d. Dördüncü Perde: İran'ın Çift Kanallı Karşı Atağı
İran'ın bu aşamadaki tepkisi iki kanallı ve son derece etkili oldu.
Birinci kanal diplomatikti: Tahran, geçici ateşkese değil kalıcı çerçeveye vurgu yaptı. Reuters'in 6 Nisan haberine göre İran, Pakistan üzerinden ilettiği yanıtta ateşkesi reddetti; bunun yerine savaşın kalıcı biçimde sona ermesini, bölgesel çatışmaların bitmesini, Hürmüz için güvenli geçiş protokolünü, yaptırımların kaldırılmasını ve yeniden inşa başlıklarını içeren on maddelik bir çerçeve sundu. İran "önce sen dur, sonra konuşuruz" demedi. Tam tersine, "benim de bir siyasi paketim var" dedi. Yani Trump tehdidi yükseltirken İran da çıtayı sadece savunmaya değil, karşı koşul dayatmaya yükseltti.
İkinci kanal........
