Yeşilçam’dan geriye kalanlar
60’lı yılların ikinci yarısından sonra gazino patronları sinema alanında baş gösteren ekonomik durgunluktan yararlanma yoluna giderek bu alanın şöhretlerini o günlerin koşullarını aşan astronomik ücretlerle sahneye taşıyarak televizyonsuz bir Türkiye’de kendilerine özgü, ancak ticari açıdan sonuç alıcı bir örnek ortaya koyarlar. O döneme kadar halkın tek ve en ucuz eğlencesi olan sinema, ekonomik açıdan seçkin bir kesimin eğlencesi konumundaki gazino kültürüyle birleştirilerek farklı bir popüler eğlence/dinleti kültürü ortaya çıkar. Sinema izleyicileri ufak bir ücret karşılığında filmleri izlemeye devam ederken, gazino kültürüne aşina olan seçkinler ise her iki kültürün ünlülerini biraz farklı ücretle sahnede, bir arada -bu kez canlı olarak- izleme olanağına kavuştular.
‘TUHAF BİR DALGAYDI’
Gazinocular Kralı olarak isimlendirilen Fahrettin Aslan, sinema ile gazino kültürünün yaklaşımındaki bu yeni durumu, “Sinemadan sahneye gelen hazır şöhretlere seyircinin bakışı bir film seyreder gibiydi.” diyerek özetler. Gazino patronlarının bu formülü, her iki alandaki durgunluğu belirli bir kazanca yönlendirmesinin dışında geleneksel gazino kültürünün görsellikle desteklenerek bir başka boyuta taşınmasına zemin hazırlamıştır.
Popüler sinema oyuncularının perdeden sahneye geçip şarkıcılığa başlamasını “tuhaf bir dalgaydı” diye tanımlayan yapımcı/yönetmen Memduh Ün; “Birçok sinema oyuncusu bu geçişle sinemadan daha çok para kazanmaya başladılar ancak, kimisi başarılı olup uzun bir süre sahnede kalmalarına karşılık bir kısmı başarısız olup kös kös yuvalarına döndü.” diye yorumlar. Ün’ün söylediği gibi sahneye çıkan herkes başarılı olamaz. Yönetmen Ülkü Erakalın’ın dediği gibi “Çoğunun söylediği şarkılar ne yazık ki kazanılacak birkaç kuruş uğruna acı bir haykırış, gerçek notalardan uzak acı bir çırpınış olarak kalır.”
NERİMAN KÖKSAL’IN BAŞINDAN GEÇENLER
Sahneye çıkan sinema oyuncularının bazıları başarılı olamaz. Kimi zaman Neriman Köksal örneğinde olduğu gibi gülümseten anılar bırakır ardından. Köksal, Ankara’da sahneye çıktığı günlerde İsmet İnönü’nün onuruna verilen bir yemeğe çağrılır. İsmet İnönü’nün sık sık rahatsızlandığı son yılları… Köksal sahneye çıkıp büyük bir alkış alır. Sonra sevgi ve saygı duyduğu İsmet Paşa’nın yanına gidip “İlk şarkıyı sizin için okuyorum Paşam.” diyor ve Paşa’nın gözlerinin içine bakarak başlıyor okumaya... Bir ihtimal daha var… O da ölmek mi dersin… Şarkı bitiyor. Salonda derin bir sessizlik ve şaşkınlık… Daha sonra bu olay, günlerce basında yer alıyor. Herkes Neriman Köksal’ı deyim yerindeyse yerin yedi kat dibine sokup cahilliğinden tutun münasebetsizliğine dek suçlayıp duruyor.
Bu olaydan çok sonraları Köksal’a bu hatayı nasıl yaptığı sorulduğunda o da “Ne yapabilirdim? Sahneye çıkmam için bana üç şarkı ezberlettiler. Bu üç şarkıyı tek bir şarkı söyler gibi öğrendim. Programa “Bir ihtimal” ile başlıyor, arada bir ikinci şarkı okuyor, sonra da oynak bir türkü ile bitiriyordum. Paşa’nın huzuruna çıkınca da aynen böyle yaptım.” diyor.
Göksel Arsoy da anılarında isim vermeden sinema oyuncularının sahnedeki gülümseten kimi olaylarından söz eder. Sinemadan sahneye gelen şöhretli bir kadına şef keman, “Ablacığım olmuyor, ben para istemem sana eve geleyim bu repertuvarı bir ay çalışalım.” deyince kadın, “Hadi be… Ben söylerim siz arkadan gelirsiniz.” diye yanıt verir. Yine sinemadan gelen bir erkek şarkıcı, şarkı söylerken seyircilerin dudak bükmesi ve acı tebessümünü görünce şarkıyı kesip, “Benim kabahatim yok, para verdiler ben de çıktım.” der.
EDİZ HUN SAHNEYE ÇIKTI
Ancak o dönemlerde çok iyi teklifler alıp da sahneye çıkmak istemeyen sinema sanatçıları da vardır. Ediz Hun da bunlardan biridir:
“Sene 1973. Bir gün Cihangir’de Batarya Sokak’ta oturuyoruz, kapı çaldı baktım Öztürk Serengil. ‘Bak sana bir şey söyleyeceğim, o aralarda birçokları şarkıcı oluyor. Beni Aksaray Lunapark Gazinosu sahibi Osman Kavran gönderdi, seninle çalışmak istiyor.’ dedi. Ben de ona ‘Şarkı söylemek benim yapabileceğim bir iş değil. Sinemaya da zaten tesadüfen girdim. Sesim de güzel değil.’ dedim. Öztürk o zaman ‘Bir dakika bekle.’ deyip arabasından gidip bir bavul alıp geldi. Ben anladım ne olduğunu. ‘Bak,’ dedi açtı. ‘Burada 350 bin lira var. Bunu sana gönderdi Osman Kavran.’ 350 bin lira o zaman büyük bir para. Ben oturduğum katı 170 bin liraya almıştım 1967’de. 350 bin liraya bir o kat, bir de küçük bir kat alınırdı.”
Böyleydi bir zamanlar Yeşilçam… Şimdi yerinde yeller esiyor…
