Zincirdeki enerji
Bir ekmek düşünün.
Tohumun toprağa düşmesiyle başlar.
Ama tohumun kendisi başka bir yerden gelmiştir.
Tohumu besleyecek gübre, doğalgazdan damıtılmıştır.
Doğalgazı taşıyan gemi, bir boğazdan geçmiştir.
O boğazın güvenliğini garanti eden donanma, bir imparatorluğa aittir.
Ekmeği yoğuran unun nakliyesi, sigorta poliçelerine; sigorta poliçeleri, uluslararası hukuka; uluslararası hukuk, güç dengesine bağlıdır.
Tedarik zinciri budur: hayatın kendisinin altyapısı.
Görünmez çünkü işliyor.
Var olduğunu ancak koptuğunda anlıyoruz.
Bu zincir, 28 Şubat 2026’dan bu yana tarihte eşi görülmemiş biçimde kopuyor.
İMPARATORLUĞUN GÖRÜNMEZ ELLERİ
İnsan yaşamının kaçınılmaz gereksinimleri vardır: gıda, su, sağlık, güvenlik, enerji.
Modern dünya bu ihtiyaçları serbest piyasa adı verilen ama hiçbir zaman gerçekten serbest olmayan bir sistemle karşılamaya çalışmıştır.
Petrol, gübre, ilaç, tahıl, yarı iletken, tıbbi gaz…
Tüm bu malların üretimi, taşınması ve fiyatlandırılması onlarca yıl boyunca Vaşington merkezli bir dünya düzeninin kurallarına göre işlemiştir.
Bu düzen rastlantı değildi. Bilinçli olarak inşa edilmişti.
İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden yükselen Amerikan hegemonyası, yalnızca askeri üslerle değil; Bretton Woods’ta kurulan dolar sistemiyle, IMF ve Dünya Bankası’nın kredi koşullarıyla, SWIFT ödeme ağının anahtarlarını elinde tutmakla örüldü.
Küresel döviz rezervlerinin yaklaşık yüzde altmışı dolar cinsinden tutulmakta; uluslararası ticaret faturalarının yarısı ve döviz piyasası işlemlerinin yüzde doksanı dolar üzerinden gerçekleşmektedir. Bu rakamlar teknik görünür ama siyasi anlamları derindir.
Dolar bağımlılığı, devletlerin parasal egemenliğini sessizce törpüler. Amerika, bu mekanizmayı siyasi amaçlarla kullanmak için finansal yaptırım silahına başvurmuştur. İran bu silahın en ağır hedefi oldu; ama tek hedef değildi. Gelişmekte olan ülkeler borçlarını dolar cinsinden taşırken, kendi para birimlerinin değerini Fed’in faiz kararlarına göre şekillenirken, IMF reçeteleriyle ülkelerinin sosyal dokusunu sökerken bu sistemi bizzat yaşadı. Tedarik zincirleri de bu düzenin bir parçasıydı. Kritik hammaddeler, kilit üretim merkezleri ve deniz yollarının güvenliği…
Bunların her biri, bir şekilde Amerikan askeri varlığının gölgesinde şekillendi. ABD ile Körfez devletleri arasındaki stratejik işbirliği, bir petrol karşılığı güvenlik takasıydı. Bu, bir ittifak görünümünde giydirilmiş, aslında bağımlılık ilişkisiydi.
HAYATIN HER KATMANINDA KIRILMA
Savaşların yarattığı en derin yaralarının sebebi, çoğu zaman bombalar değil; yokluklar tarafından açılır.
BM Dünya Gıda Programı alarmı çaldı...
İthal gıda, yakıt ve gübreye bağımlı ülkeler fiyat şoklarına karşı savunmasız kalmış; Sahra Altı Afrika’da çiftçiler ekim mevsimine gübre olmadan girdi.
Bir öngörüden bahsetmiyoruz, halihazırda yaşanıyor bu durum. Küresel üre ticaretinin yüzde yirmi altısı Hürmüz’den geçer; çatışmanın başından bu yana 1,1 milyon tondan fazla gübre mahsur kaldı. Katar en büyük üre tesisini kapattı, amonyak üretimi durdu. Küresel kükürt sevkiyatının yüzde ellisi de aynı boğazdan geçmektedir; kükürt, fosfat gübresi üretiminin temel bileşenidir. Fosfor olmadan azot işe yaramaz, azot olmadan toprak verimsizleşir. Zincirin bir ucundan çekilince her halkası titriyor.
Sağlık sistemleri de aynı sessizlikte çöktü. Küresel helyum arzının yüzde otuz ila otuz üçünü karşılayan Ras Laffan tesisleri saldırıya uğradı; hasar üç ila beş yıl içinde onarılabilir deniliyor. Helyum depolanamaz, yeniden üretilemez. Hastanelerdeki MRI cihazları sıvı helyum olmadan çalışmaz; çalışmayan her MRI, teşhis edilemeyen tümör, kanama, kalp anormalliği demektir. Savaş cepheden acil servise sızdı. İlaç üretiminin hammaddesi olan aktif farmasötik maddeler deniz yoluyla taşınır; taşıma durduğunda stoklar erir, stok yapan devletler ise erişemeyen insanların önündeki seddi yükseltir. Ve tablonun tepesinde, modern kapitalizmin son büyük bahsi çöküşün tam merkezinde yakalandı: yapay zekâ.
2025’in son aylarında ABD ekonomik büyümesinin neredeyse tamamı yapay zekâ yatırımlarından kaynaklanıyordu. Trilyonlarca dolar bu teknolojiye ve altyapısına aktı. Ama çipler, veri merkezleri, enerji türbinleri; bunların her biri Batı Asya enerji koridorlarına bağlıydı. İran’ın alüminyum tesislerine yönelik karşı saldırıları bu kırılganlığı gözler önüne serdi.
Alüminyum, veri merkezlerinin soğutma sistemlerinin, enerji altyapısının, uçak gövdelerinin temelidir. Yapay zekâ devrimi, kendini besleyen enerjiye, onu taşıyan deniz yollarına, o yolları güvence altına alan askeri güce muhtaçtı. Tüm bu zincir tek bir boğazda kilitlendi.
İRAN’IN DİRENİŞİ, İNSANLIĞIN YANITIDIR
İnsanlık tarihinde her büyük kırılma, bir eylem üzerinden sembolleşir. İran’ın direnişi de böyle bir andır; ama çok daha büyük bir değişimi müjdeliyor. Çünkü bu kez sembol dünya ticaretinin can damarıdır. Bu direnişi yalnızca İran’la sınırlandırmak doğru değil; tek kutuplu dünya düzeninin sonunu hızlandıran, yeni bir uygarlık kuruluşunu zorlayan devrimci bir durum içindeyiz. Tarihin motoru yavaşlamıyor; vites arttırıyor.
Bu direnişi yalnızca askeri bir karşı koyuş olarak okumak, durumun tarihsel önemini ıskalamaktır. Bu, onlarca yıl boyunca kendi enerjisi üzerinde söz hakkı verilmeyen, ambargolarla ekonomisi boğulan, kendi siyasi tercihini yapma hakkı yaptırımlarla cezalandırılan bir halkın emperyalizmin boğazına yapışmasıdır.
Hürmüz’ü kapatan İran yalnızca tanker trafiğini durdurmadı.
Seyir Özgürlüğü doktrini adına güvence altına alınan bir dünya düzeninin, aslında kimlerin özgürlüğü için kurulduğunu gösterdi. Onlarca yıl boyunca kendi kaynakları üzerinde söz hakkı verilmemiş, borç sarmalında tutulmuş, IMF reçeteleriyle sosyal devleti sökülen, ambargolarla açlığa sürüklenen milyarlarca insanın öfkesi bu boğazda ses buldu.
İmparatorluk denizi kaybetti. Ama bu kaybın anlamı, yalnızca bir gücün gerilemesi değil; yeni bir dünyanın kuruluşunun başlangıcıdır.
YÖN VE EYLEM
The Telegraph, dünyanın hayatta kalmanın kendi yiyeceğini ve enerjisini üretmek anlamına geldiği Hobbesçi bir döneme girdiğini uyarıyor. Bu doğru bir tespit; ama eksik bir çerçeve.
Hobbes, sözleşmeyi zora dayandırmıştı: İnsanlar güvenlik için özgürlüklerinden vazgeçer. Bu çerçeve, gücün tek elde toplandığı bir düzende işler. Çok kutuplu bir dünyada güç birden fazla elde olduğunda, sözleşme de yeniden müzakere edilmek zorundadır. İşte bu müzakere şu an yaşanıyor.
Çin, küresel nadir toprak elementleri işlemenin yüzde seksen beşini elinde tutuyor. Hindistan pirinç ihracatının yüzde yirmi beşini karşılıyor.
BRICS ülkeleri dolar dışı ticaret mekanizmalarını hızla geliştiriyor. Güneydoğu Asya küresel elektronik üretiminin omurgasıdır. Bunlar bağımsız gelişmeler değil; aynı tarihin farklı satırlarıdır. Asya çağı bir slogan değil, üretim merkezlerinin, enerji rezervlerinin ve nüfus ağırlığının coğrafi gerçeğidir.
Yeni düzenin tedarik zincirleri farklı kurulacak: insan odaklı, daha kısa, daha çok kutuplu, daha az tek bir donanmaya bağımlı. Bu geçiş acısızdır diyemeyiz. Ama kaçınılmazdır.
Yapılması gereken şey, kırılan zincirleri eski biçimiyle onarmaya çalışmak değil; yeni zincirler için hangi halkalardan başlanacağını doğru okumaktır.
Enerji egemenliği, gıda üretim kapasitesi, bölgesel ilaç ve tıbbi malzeme temini, yerel para birimi mekanizmaları…
Bunlar artık teknik politika tercihleri değil, varoluşsal önceliklerdir.
Türkiye, Rusya, Çin, İran işbirliği eski düzenin saldırganlığını silahla, güçle, dayanışmayla yaracaktır.
Zincirler kırılıyor.
Ama yalnızca eski sistemin zincirleri.
Yenileri örülüyor.
Umutluyuz!
