TEOKRATİK DEVLET ŞİDDETİ VE YUNUS'UN AHLÂK DEVRİMİ
İlahi metinler çoğu zaman yalnızca inanç ve ahlâk kitapları olarak okunur. Oysa bu metinler, ortaya çıktıkları tarihsel bağlamlarda iktidarla, hukukla ve zor kullanımıyla doğrudan ilişki kurmuşlardır. Devletin şiddet tekelinin kutsal bir meşruiyetle desteklenmesi, hemen bütün büyük din geleneklerinde açık ya da örtük biçimde yer alır. Bu gerçek görmezden gelindiğinde, kutsal metinler masumlaştırılır. Oysa tarih, bu masumiyet iddiasını doğrulamaz.
Zerdüştî gelenekte Avesta, dünyayı “doğruluk” ile “yalan” arasındaki kozmik mücadele alanı olarak görür. Düzeni bozan unsur yalnızca ahlâken yanlış değil, varoluşsal olarak tehditkârdır. Bu nedenle ona karşı sert yaptırımlar meşru kabul edilir. Şiddet burada siyasal değil, kozmik bir görev olarak sunulur. Ancak sonuç değişmez: Zor, kutsal bir gerekçeye bağlanır. (1)
Tevrat’ta bu kutsallık daha açık ve daha serttir. Bazı toplulukların toptan yok edilmesi, Tanrı buyruğu olarak sunulur. İsrail’in şimdiki mantığı bu ayet. (2) Burada bireysel suç, masumiyet ya da orantı arayışı yoktur; esas erdem itaattir. Devlet şiddeti, Tanrı’nın iradesinin yeryüzündeki icrası hâline gelir. Tarih boyunca “kutsal savaş” fikrinin beslendiği ana damar burasıdır.
İncil ise ahlâk alanında radikal bir kırılma getirir. “Sana vurana öteki yanağını çevir” öğretisi, bireysel şiddeti ahlâken mahkûm eder. Fakat bu pasifizm, devlet alanına taşınmaz. Devlet, “kılıcı boşuna taşımayan” bir otorite olarak tanımlanır. Yahut kutsal hac yani........
