TAŞA KAZINAN DEVLET AHLÂKI – III
Bu olguyu “Osmanlı hiçbir zaman merkez için çevreden kaynak aktarmadı” şeklinde okumak tarihî gerçekliği aşar. Fakat şu hüküm daha sağlamdır:
Türk devlet geleneğinin önemli damarlarından biri, hâkimiyet altındaki coğrafyayı yalnız vergi alınacak çevre olarak değil, imar edilmesi ve düzeni korunması gereken devlet ülkesi olarak görmektir.
III.Türk İmparatorlukları “Eşitlikçi” miydi?
Göktürk, Selçuklu veya Osmanlı devletine XXI. yüzyılın hukuk anlayışıyla “eşitlikçi devlet” demek anakronik olur. Modern vatandaşlık eşitliği yoktur; toplumlar statüler, dinî topluluklar, askerî ve idarî sınıflar bakımından farklılaşmıştır.
Ancak başka bir anlamda güçlü bir düşünce çizgisi görülebilir:
Hükümdar yalnız kendisini ve başkentini değil, hükmettiği ülkeyi mamur etmekle yükümlüdür.
İşte Orhun Kitabelerindeki kağan anlayışıyla Selçuklu kervansarayını ve Osmanlı vakıf-imaret sistemini buluşturabileceğimiz yer burasıdır.
Bunu tarih boyunca hiç değişmeden devam eden doğrudan bir kurumlar zinciri olarak değil, Türk siyaset kültüründe tekrar tekrar karşımıza çıkan bir hizmet yoluyla meşruiyet anlayışı olarak ifade etmek daha doğru olacaktır.
Kağanın büyüklüğü sarayının altınıyla değil, milletinin durumuyla ölçülür.
Selçuklu hükümdarının gücü yalnız Konya’nın surlarında değil, Anadolu yolcusunun güvenle sığınabileceği handa görülür.
Osmanlı padişahının hâkimiyeti yalnız Topkapı Sarayı’nda değil, imparatorluğun uzak bir kasabasındaki köprü, çeşme ve vakıfta da görünür.
Bu bakımdan taşla başlayan devlet düşüncesi giderek kuruma dönüşür.
IV. Yalburt, Behistun, Ankara ve Orhun Ne Söylüyor?
Bu dört büyük anıtı yan yana koyduğumuzda ortaya yaklaşık iki bin yıllık çok ilginç bir tablo çıkar:
Yalburt’ta hükümdar fethettiği coğrafyaya iktidarını kazır.
Behistun’da Darius, neden meşru hükümdar olduğunu taşa anlatır.
Ankara Anıtı’nda Augustus, başarılarını seçerek........
