menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Nadir şeyler

11 0
17.03.2026

Geçtiğimiz hafta eniştem vefat etti, cenaze günü tam da işimde 5 yıldır süregelen çok önemli projenin Kamu heyeti ile şehir dışında yapılacak ön kabul gününe mi denk düşer? Cenazeye gelemedim, ama eminim ki her daim neşeli ve iyimser olan eniştem beni affedecektir.  

Teyze ve hala bolluğuna sahip olduğumdan bende enişte sayısı çift rakamlıdır. Çocukluğumda ve gençliğimde ne kadar büyük bir lüks olduğunu o yıllarda hiç fark etmediğim bir şeye sahiptik; eniştelerim sayesinde akraba evleri biz çocuklar için bir akşam çat kapı gidilebilecek, evlerinde ne yemek varsa onlarla birlikte yenilecek, gerekirse bir yatağa çarşaf serilip gece yatıya da kalınıverilecek teklifsiz yerlerdi. Onca kalabalık sülalemde eniştelerimin evlerine girip çıkan çoluk çocuk sürüsünden rahatsız oldukları, yüzlerimize bizi tedirgin edecek bir bakış attıkları tek bir an görmedim. Meğer bir çocuk için teyzenin halanın evinde sanki o evin doğal bir uzantısıymış gibi kabul görmek hayatın en büyük koruma kalkanlarından biriymiş.

Eniştemin gidemediğim cenazesi çok kalabalık olmuş, akın akın gelmiş insanlar. Çünkü çok güzel insandı, çok sevilirdi, çok sayılırdı, eniştem ve teyzem gerçek iyi kişilikler ve gerçek yardımseverlerdir. Gidebilseydim cenazesine; ondan bana hakkını helal etmesini isteyecektim, çocukluğumda anayasal bir hak gibi gördüğüm teyzelerin evine rahatlıkla gitme hakkının paha biçilmez olduğunu sonradan anladığım için de af dileyecektim. 

Bir zamanların akraba evine teklifsizce gitme gibi en doğal güzellikleri artık nadir edinimlere dönüştü. Başka çare olmadığı için sürdürülen evliliklerin dönemi artık bitti, şu an 70’lerinde olan kuşakla beraber 40 yıllık evliliklerin dönemi kapanacak. Akrabalarla sıcak ilişkilerin aslında ne kadar değerli olduklarını bilen insanların sayısı da yavaş yavaş azalacak. Hayatlarımızın değerini bilmediğimiz hazinelerini eniştem gibi birer birer toprağın derinliklerine gömüp çürümeye terk edeceğiz. 

Eniştem hayatını dişini tırnağına takarak kazanmış insanlardır biriydi. İyi bir eczacıydı ve gençliğini Yozgat kasabalarında açtığı eczanelerde insanların sağlığına sıhhatine yetişme çabasıyla geçirdi. Para kazanmak onu olduğundan başka birine dönüştürmedi, harisleştirmedi, tam tersine eli iyice açık biri yaptı. Saçma sapan lükslerin, görgüsüz tercihlerin uzağında durdu. Kolay kazanmamıştı parayı, ama insanlardan ne parasını esirgedi ne de ilgisini ve alakasını… 

Ve teyzemin ağzından dinlediğimiz, eniştemize ait nefis bir gençlik anısı…

1960’ların sonunda her üniversitenin giriş sınavını bizzat kendilerinin yaptığı yıllarda eniştem Edebiyat Fakültesi sınavında da şansını denemek istiyor, çoğumuz gibi edebiyatla pek öyle yakından ilişkisi yok ama bir hayat inşa etmek ve bir üniversite kazanmak lazım. Edebiyat Fakültesi’nin yazılı sınavını kazanıyor ve mülakata giriyor. Jüri başkanı koltuğunda Ahmet Kabaklı oturuyor. Ahmet Kabaklı o yıllarda akademisyen kimliğinin yanı sıra Tercüman gazetesinde başyazar. Fakat yirmi yaşlarındayken hangimiz gazete başyazarlarına dikkat ederdik ki?

Ahmet Kabaklı enişteme soruyor. “Hangi gazeteleri okursun?”. Cevap hemen geliyor. “Tercüman.” Ahmet Kabaklı gülümsüyor: “Tercüman’da hangi bölümleri okursun?”. Eniştem hiç yalan söylemezdi. “Spor sayfasını okurum.” Ahmet Kabaklı aynı gülümsemeyle soruyor. “Sen beni tanıdın mı?” 

Eniştem şaşırıyor “Hayır, tanımadım.” Ahmet Kabaklı alınmıyor zira o yıllarda basın siyah beyaz, gazetede gördüğünüz bir resimden gerçek hayatta bir insanı ayırt etmek o kadar kolay değil ve olgun bir şekilde kendini tanıtıyor: “Ben Ahmet Kabaklı’yım.” Eniştemin cevabı kendisine Edebiyat Fakültesi kapılarını sonsuza dek kapatıyor. “Yozgatlı mısınız?”

Eniştem edebiyatçı olamadı ama harika bir eczacı oldu, iyi bir eş ve iyi bir baba oldu, her zaman iyimser oldu, çok iyi bir enişte oldu, çok iyi bir insan oldu. Cennetin çayırlarında yeniden görüşmek dileğiyle sevgili eniştem.


© Anayurt