Diyarbakır’ın tarihi kimsenin babasının malı değil!
Geçtiğimiz hafta Batı’dan Diyarbakır’a gelen bir dostumla şehrimizi gezme fırsatı buldum. Birlikte yemek yedikten sonra soluğu, kadim şehrimizin hafızasını asırlardır bağrında taşıyan Ulu Cami’de aldık. İçeri girdiğimizde karşılaştığımız kalabalık, yerli ve yabancı turistlerin ilgisi beni ziyadesiyle mutlu etti. Diyarbakır’ın tarihine, kültürüne ve mimarisine gösterilen bu ilgi, şehrimizin sahip olduğu değerin hala karşılık bulduğunu gösteriyordu. Ne var ki bu mutluluğum, kısa süre sonra yerini bir rahatsızlığa bıraktı.
Caminin içinde dolaşırken turistlere bilgi veren rehberlerin anlattıklarına kulak kesildim. Duyduklarım karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim. Bazı anlatımlar eksik, bazıları ise tarihi gerçeklerle bağdaşmayacak kadar hatalıydı. Üstelik farklı rehberlerden benzer yanlışları duyuyordum. Dayanamadım, rehberlerden birine yaklaşıp anlatılanların bir kısmının Ulu Cami ile ilgisinin bulunmadığını, caminin gerçek tarihine ilişkin önemli ayrıntıların ise göz ardı edildiğini söyledim. Aldığım cevap, meselenin kendisi kadar düşündürücüydü: “Biz böyle biliyoruz.” Peki, bir şehrin tarihini anlatan insanlar, anlattıkları bilgilerin doğruluğunu araştırmak zorunda değil mi? Tarih, kulaktan dolma bilgilerle anlatılabilecek sıradan bir hikaye değildir. Hele ki söz konusu olan, Diyarbakır’ın en önemli tarihî miraslarından biriyse…
Ziyaretimizin devamında On Gözlü Köprü’ye geçtik. Köprünün üzerinde davul zurna çalan birilerini gördüm. Müziğin sesi, tarihi yapının atmosferine ayrı bir güzellik katıyordu. Dostumla köprü hakkında konuşuyor, bildiğim kadarıyla ona tarihi ayrıntılar anlatıyordum. Derken bir gürültü koptu. Merak edip köprünün girişine doğru yöneldiğimde vatandaşlarla bazı esnaflar arasında yaşanan tartışmaya tanık oldum. Bir vatandaş, köprünün girişinde fotoğraf........
