Porselenin Kaderini Kim Yazdı?
Son dönemde, uzun zamandır ara verdiğim bazı yabancı dizilere yeniden döndüm. Karakterlerle arayı kapatmaya çalışıyorum ama benim bir şey izlerken hikâyenin içinde usulca oturduğum pek söylenemez. Gözüm ekranda; aklım bazen bir cümlenin söylenişine, bazen cevaptan önceki o küçük sessizliğe takılıyor. Karakterler konuşmaya devam ederken ben çoktan aralarından bir kelimeyi alıp başka bir yere gitmiş oluyorum. Sonra geri dönüp kaçırdığım sahneyi yeniden izliyorum.
Bu kez beni oyalayan, bir konuşmanın arasına sıkışmış bir deyimdi: “A bull in a china shop.” Porselen dükkânındaki boğa. Bizdeki benzer ifadeyle, “züccaciye dükkânına giren fil.”
Bildiğim bir ifadeydi. Ama o an zihnimde deyimin kendisinden çok, dükkânın içi belirdi. Dar koridorlar, birbirine yakın raflar, incecik fincanlar… Bir de bütün bunların arasında, dönerken neye çarpacağını hesap edemeyen kocaman bir gövde.
Önce hayvanı düşündüm. Oraya nasıl girmişti? Ürkmüş müydü? Belki yalnızca çıkmaya çalışıyordu.
Sonra kendi düşünceme takıldım: Daha yerde ne kırıldığına bakmadan, kıranın nedenlerini anlamaya çalışıyordum.
“Ama kötü bir niyetim yoktu.”
Çoğu zaman gerçekten yoktur. İnsan yardım etmek isterken küçümseyebilir. Dürüst olmaya çalışırken utandırabilir. Ortamı neşelendirmek için yaptığı bir şakayla, birinin bütün akşam kendisini saklamasına neden olabilir. Söylediği sözün içindeki iyi niyeti kendisi öylesine açık görür ki karşısındakinin de göreceğinden emin olur. Sevdiğini biliyordur; öyleyse o cümle sevgiyle duyulmalıdır.
Öyle duyulmadığında açıklamalar başlar. Yanlış anladığını söyleriz. O anlamda söylemediğimizi. Bizi tanıması gerektiğini. O gün ne kadar yorgun olduğumuzu, zaten bir süredir hiçbir şeye yetişemediğimizi anlatırız. Bunların hepsi doğru olabilir. Yine de konuşmanın bir yerinde tuhaf bir şey olur: İncinmiş olan kişi, kendi hislerini anlatmayı bırakıp bizim kötü biri olmadığımızı bildiğine dair güvence vermeye başlar.
“Biliyorum,” der. “Öyle demek istemedin.”
Bazen bizi teselli bile eder.
Biz rahatlarız. Onun söylemeye çalıştığı şeyse yarım kalır.
İçimizden geçeni bilmenin, karşımızdakinde bıraktığımız izi de açıkladığını sanıyoruz. Oysa biri bize canının acıdığını söylediğinde, henüz bizim bilmediğimiz bir şey anlatıyordur. Cümlenin bizden çıktıktan sonraki hikâyesini. Bizse kendi bildiğimiz kısmı tekrar tekrar anlatabiliyoruz.
Bunun yakınlık içinde aldığı biçimi de düşünüyorum. Birbirimizi tanıdıkça bazı özenleri gereksiz bulmaya başlıyoruz sanki. Yabancı birine söylemeden önce tartacağımız sözü, sevdiğimiz insana düşünmeden söylüyoruz. Nasılsa bizi biliyordur. Nasılsa alınmaz. Alınsa da anlatırız.
Yakınlığın sağladığı rahatlık içinde, karşımızdakinin bizi sürekli iyiye yormasını beklemeye başlayabiliyoruz. Sesimizin sertliğini yorgunluğumuza, ilgisizliğimizi yoğunluğumuza bağlamasını istiyoruz. Bize tanıdığı pay genişledikçe, ne kadar yer kapladığımızı fark etmiyoruz.
Sonra........
