Hırsızlık Haddinde Caydırıcılık ve Islah Ayrımı
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
Hırsızlık Haddinde Caydırıcılık ve Islah Ayrımı
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Kur’ân’da hırsızlık suçuna ilişkin ceza, yalnızca bir yaptırım olarak değil; gerekçesi açıkça belirtilmiş bir hüküm olarak zikredilir: “وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا … نَكَالًا مِنَ اللَّهِ” –“Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesin… Bu, Allah tarafından ibret verici bir ceza olmak içindir” (Mâide 5/38). Bu ayette belirleyici olan unsur, bedene yönelik yaptırım değil; “نَكَال / ibret ve caydırıcılık” ifadesidir. Ceza, bireysel intikam veya bedensel acı üretme amacıyla değil; toplumsal güvenliği sağlamak ve suçu önlemek için vazedilmiştir. Dolayısıyla ayetin merkezinde “el” değil, caydırıcılık maksadı yer alır. Bu maksat kaydı, hırsızlık cezasının fail merkezli değil toplum merkezli bir işlev taşıdığını gösterir. Ceza, suç işleyen kişiye uygulanmakla birlikte, asıl hedefi suçu işlemeyi düşünen zihindir. Klasik fıkıh bu nedenle cezanın uygulanmasından çok bilinirliğini, hadlerin nadiren infaz edilip sürekli hatırlanmasını önemsemiştir. Burada esas olan, bedenin cezalandırılması değil; toplumsal hafızada güçlü bir sınır üretilmesidir.
Tam bu noktada usûl-i fıkhın temel ilkesi tartışmanın yönünü tayin eder:“الحكم يدور مع علته وجودًا وعدمًا” – “Hüküm, illetinin varlığıyla var olur; yokluğuyla yok olur.”Hırsızlık cezasının illeti, ayetin açık beyanıyla caydırıcılıktır. Bu durumda mesele, hükmün varlığından önce bu caydırıcılığın bugün hangi vasıtayla tahakkuk ettiğidir. Eğer aynı vasıta caydırıcılık üretmeye devam ediyorsa hüküm işlevseldir; ancak aynı vasıta artık bu maksadı gerçekleştirmiyorsa, tartışma hükmün inkârı değil, vasıtanın usûl çerçevesinde yeniden değerlendirilmesi hâline gelir. Bu çalışma, hırsızlık haddini “uygulanır–uygulanmaz” ikilemine sıkıştırmadan; ayetle belirlenmiş maksadı, illet–vasıta ilişkisi, caydırıcılıktan ıslaha geçiş ve zamanın değişmesiyle ceza anlayışının dönüşümü bağlamında ele almayı amaçlamaktadır. Amaç, metni askıya almak değil; metnin adalet üretme kapasitesini çağın şartları içinde sahih biçimde tahakkuk ettirmektir. Zira usûl açısından asıl tehlike, hükmü tartışmak değil; ayetin açıkça beyan ettiği maksadı gözden düşürmektir.
1. Ceza Hukukunda Amaç Meselesi: Caydırıcılık Mı, Islah Mı?
Ceza hukukunda temel mesele, hangi cezanın uygulanacağı değil; cezanın hangi amaçla meşru kılındığıdır. Bu ayrım yapılmadan yürütülen her tartışma, hükmü ya mutlaklaştırır ya da bütünüyle tartışma dışı bırakır. İslâm hukukunda ceza, baştan itibaren amaç merkezli bir zeminde ele alınmıştır. Hırsızlık cezasına dair ayette geçen “نَكَالًا مِنَ اللَّهِ” – “ibret verici bir ceza” (Mâide 5/38) ifadesi, cezanın doğrudan caydırıcılık maksadıyla vazedildiğini açıkça ortaya koyar. Burada cezanın hedefi, failin bedeni değil; toplumun zihnidir (Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, VI, s. 165). Klasik fıkıh düşüncesinde caydırıcılık (زجر), cezanın asli fonksiyonudur. Suç bireysel olarak işlenir; fakat doğurduğu tehlike toplumsaldır. Bu nedenle ceza, suç işleyen kişiye uygulanmakla birlikte asıl etkisini suçu işlemeyi düşünenler üzerinde göstermeyi amaçlar. Bu yaklaşımda cezanın “ibret” oluşu, failin acısından ziyade suçun toplumsal hafızada ağır bir ihlâl olarak yerleşmesini hedefler. Hadlerin nadiren uygulanıp herkes tarafından bilinmesi, bu mantığın bilinçli bir sonucudur (Serahsî, el-Mebsût, IX, s. 137; Kâsânî, Bedâʾiʿu’s-Sanâʾiʿ, VII, s. 63).
Modern hukuk anlayışında ise cezanın amacı belirgin biçimde değişmiştir. Günümüzde ceza, esas olarak ıslah (إصلاح) ve rehabilitasyon merkezli okunur. Failin bedeni değil, davranışı hedef alınır. Bu yaklaşımda beden bütünlüğü dokunulmaz kabul edilir; bedene doğrudan yönelen yaptırımlar çoğu zaman işkence yasağı kapsamında değerlendirilir (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, md. 3). Böylece ceza, topluma ibret vermekten çok faili yeniden topluma kazandırma amacına yönelir. İşte caydırıcılıktan ıslaha geçiş, tam bu noktada bir kırılma hattı oluşturur. Eğer bir cezanın gerekçesi caydırıcılık ise ve bu caydırıcılık aynı araçla artık gerçekleşmiyorsa, mesele cezanın varlığı değil; cezanın işlevselliği hâline gelir. Usûl-i fıkhın temel ilkesi burada belirleyicidir: “الحكم يدور مع علته وجودًا وعدمًا” – “Hüküm, illetinin varlığıyla var olur; yokluğuyla yok olur.” İllet fiilen tahakkuk etmiyorsa, hükmün aynı vasıtayla sürdürülmesi usûl açısından sorgulanabilir bir hâl alır (Âmidî, el-İḥkâm, III, s. 182). Bu nedenle tartışma, “ceza vardır ya da yoktur” düzeyinde değil; “ceza hangi amaçla ve hangi araçla meşru olur?” sorusu etrafında yürütülmelidir. İslâm hukukunun kendi usûlî imkânları, bu soruyu sormayı değil; sormadan hükümde ısrar etmeyi problemli görür (İbn Kayyim, İʿlâmü’l-Muvakkıʿîn, III, s. 14).
2. Hırsızlık Haddinin Klasik Fıkıh İçindeki Konumu Ve Mantığı
İslâm ceza hukukunda hırsızlık (سرقة) suçu, hadler kategorisinde yer alır; ancak bu konum çoğu zaman yanlış biçimde kısas ile özdeşleştirilir. Oysa klasik fıkıhta kısas, bireysel hak ihlâline denk karşılık esasına dayanırken; had, doğrudan kamu düzenini ve toplumsal güvenliği korumaya yönelik normatif bir sınırdır. Bu ayrım, hırsızlık cezasının mantığını doğru kavramak açısından belirleyicidir (Cessâs, Aḥkâmü’l-Kur’ân, II, s. 548).
Kur’ân’da hırsızlık cezası açık bir lafızla zikredilir:“وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا” – “Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesin” (Mâide 5/38). Ancak ayetin devamındaki “نَكَالًا مِنَ اللَّهِ” kaydı, cezanın mahiyetini tayin eder. Bu ifade, cezanın bedene yönelen bir intikam değil; toplumsal ibret ve caydırıcılık üretmeyi hedefleyen bir kamusal yaptırım olduğunu gösterir (Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, VI, s. 165). Klasik fıkıh, bu hükmü son derece dar bir uygulama alanı içinde ele alır. Hırsızlık haddinin uygulanabilmesi için nisap, hırz, kasıt, şüphe bulunmaması, zaruret hâlinin yokluğu gibi çok sayıda şart aranır. Bu şartlar, hadlerin istisnaî olduğunu; asıl olanın cezalandırmak değil, suçu önlemek olduğunu ortaya koyar. Nitekim “ادرؤوا الحدود بالشبهات” – “Şüphelerle hadleri düşürünüz” ilkesi, klasik yaklaşımın cezaya değil adalete öncelik verdiğini açıkça gösterir (Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VIII, s. 238).
Bu çerçevede hırsızlık cezası, “çalınan mala karşılık kesilen el” şeklinde mekanik bir denklik anlayışına dayanmaz. Ceza, malın değerine değil; fiilin toplumsal güveni sarsan ağırlığına yöneliktir. Bu nedenle klasik kaynaklar, hırsızlık haddini ibret üretme kapasitesi üzerinden temellendirir. Failin bedeni, cezanın hedefi değil; ibretin vasıtasıdır (Serahsî, el-Mebsût, IX, s. 137). Ancak tam da bu noktada modern tartışmanın zemini oluşur. Zira günümüz hukuk anlayışında canlı beden dokunulmaz, cansız mal telafi edilebilir kabul edilir. Bu algı değişimi, klasik mantıkta merkezi olan ibret vasıtasının bugün hâlâ aynı sonucu üretip üretmediği sorusunu gündeme getirir. Klasik fıkıh bu soruyu dışlamaz; bilakis, cevabı üretebilecek usûlî araçlara sahiptir (İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, II, s. 441). Dolayısıyla hırsızlık haddinin fıkhî konumu, metnin inkârı ile metnin donuklaştırılması arasında değildir. Asıl mesele, cezanın illeti olan caydırıcılığın, hangi şartlarda ve hangi vasıtayla tahakkuk ettiğinin doğru biçimde tespit edilmesidir. Bu da bizi bir sonraki başlığa götürür: el kesme cezasının illeti olarak ibretin tarihsel ve sosyolojik mahiyeti.
3. El Kesme Cezasının İlleti Olarak İbret Ve Toplumsal Caydırıcılık
Hırsızlık haddine ilişkin fıkhî tartışmanın merkezinde, cezanın illeti yer alır. Klasik fıkıh literatüründe bu illet, ayetin açık beyanıyla ibret ve caydırıcılık (نَكَال / زَجْر) olarak belirlenmiştir. Kur’ân’da hırsızlık cezası zikredilirken kullanılan “نَكَالًا مِنَ اللَّهِ” – “Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak” (Mâide 5/38) ifadesi, cezanın maksadını doğrudan tanımlar. Bu bağlamda ceza, failin ıslahından önce toplumsal güvenliğin korunmasına yöneliktir (Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, VI, s. 165). Klasik yaklaşımda ibret, failin acı çekmesi anlamına gelmez; bilakis cezanın toplumsal hafızada sınır üreten bir işaret hâline gelmesini ifade eder. Bu nedenle hadlerin gizli değil bilinir, yaygın değil istisnaî olması özellikle vurgulanmıştır. Cezanın nadiren uygulanması fakat herkes tarafından bilinmesi, caydırıcılığın sürekliliğini sağlamayı amaçlar. Bu durum, cezanın bedensel yönünden ziyade psikososyal etkisini öne çıkarır (Serahsî, el-Mebsût, IX, s. 137).
Bu noktada cezanın hedefi, failin bedeni değil; potansiyel faillerin zihnidir. Suçun bireysel olarak işlenmesine karşılık, doğurduğu risk kamusaldır. Dolayısıyla ceza, bireysel karşılık değil; toplumsal mesaj niteliği taşır. Klasik fıkıh, bu mesajın etkili olabilmesi için cezanın toplumun değer dünyasıyla uyumlu olmasını şart koşar. İbret, ancak toplumun meşru gördüğü bir vasıtayla üretildiğinde anlamlıdır (Kâsânî, Bedâʾiʿu’s-Sanâʾiʿ, VII, s. 63). Ancak ibretin bu şekilde işlemesi, belirli bir beden algısını varsayar. Klasik toplumlarda beden, cezanın meşru taşıyıcısı olarak kabul edilirken; modern toplumlarda beden, dokunulmazlık ve onur ekseninde yeniden tanımlanmıştır. Bu değişim, aynı vasıtanın aynı sonucu üretip üretmediği sorusunu gündeme getirir. Eğer ceza, caydırıcılık üretmek yerine meşruiyet kaybı ve ters etki doğuruyorsa, illetin fiilî olarak tahakkuk etmediği kabul edilmelidir (Şevkânî, İrşâdü’l-Fuhûl, s. 238). Bu bağlamda tartışma, cezanın varlığına değil; cezanın illetini gerçekleştirme kapasitesine odaklanmalıdır. İllet caydırıcılık ise, bu caydırıcılığın hangi vasıtayla daha sahih biçimde tahakkuk ettiği usûlî bir sorudur. Klasik fıkhın kendi kavramsal çerçevesi, bu soruyu sormayı dışlamaz; aksine zorunlu kılar. Bir sonraki başlıkta, bu zorunluluğun teorik temelini oluşturan illet–hüküm ilişkisini doğrudan ele alacağız.
4. İllet–Hüküm İlişkisi: İllet Değişirse Hüküm Değişir Mi?
Usûl-i fıkhın en temel kaidelerinden biri, hükmün keyfî olmadığını; gerekçeye (illet) bağlı olarak varlık kazandığını ifade eder: “الحكم يدور مع علته وجودًا وعدمًا” – “Hüküm, illetinin varlığıyla var olur; yokluğuyla yok olur.” Bu ilke, normatif düzenin donuk değil; rasyonel ve gerekçeli bir yapıya sahip olduğunu gösterir (Âmidî, el-İḥkâm, III, s. 182). Dolayısıyla bir hükmün uygulanabilirliği, yalnızca lafzına değil; illetinin fiilen tahakkuk edip etmediğine bağlıdır. Klasik literatürde illet (علة) ile hikmet (حكمة) arasındaki ayrım belirleyicidir. Hikmet, çoğu zaman çok boyutlu ve soyut olabilirken; illet, somut, tespit edilebilir ve hükme bağlanabilir bir gerekçedir. Bu nedenle usûl, hikmetin değişkenliğine değil; illetin tahakkukuna odaklanır (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, s. 9–12). Hırsızlık haddinde ayetle açıkça belirtilen illet “نَكَال / ibret ve caydırıcılık” olduğuna göre, tartışmanın merkezinde bu caydırıcılığın hangi şartlarda ve hangi vasıtayla gerçekleştiği yer almalıdır.
Burada kritik soru şudur: İllet sabit kalırken vasıta değişebilir mi? Usûl-i fıkıh, bu soruya kategorik bir ret getirmez. Aksine, maksat–vasıta ayrımı bu noktada işletilir. Maksat (toplumsal güvenliğin korunması ve suçun önlenmesi) sabit kalabilir; ancak bu maksadı gerçekleştiren vasıta, tarihsel ve sosyolojik şartlara göre değişebilir. Nitekim klasik kaynaklar, maslahatı gerçekleştirmeyen vasıtaların terk edilebileceğini açıkça kabul eder (İbn Kayyim, İʿlâmü’l-Muvakkıʿîn, III, s. 14). Hadler söz konusu olduğunda usûl daha ihtiyatlı davranır; zira hadlerde taabbudî bir boyut bulunduğu kabul edilir. Ancak taabbudîlik, illetsizliği gerektirmez. Klasik fıkıh, hırsızlık haddinin ibret üretme amacını açıkça zikreder ve bu amacın gerçekleşmesini esas alır (Kâsânî, Bedâʾiʿu’s-Sanâʾiʿ, VII, s. 63). Eğer bir vasıta, ibret üretmek yerine meşruiyet krizi doğuruyorsa, usûl açısından mesele hükmün inkârı değil; illete hizmet etmeyen vasıtanın sorgulanmasıdır.
Bu çerçevede, beden algısının köklü biçimde değiştiği modern bağlamda, el kesme cezasının aynı caydırıcılık etkisini üretip üretmediği, usûlî bir tahakkuk sorunu olarak ortaya çıkar. Usûl, illeti fiilî sonuçlarıyla sınamayı dışlamaz; bilakis tahakkuku şart koşar (Şevkânî, İrşâdü’l-Fuhûl, s. 238). Dolayısıyla “illet değişti mi?” sorusu kadar, “illet aynı vasıtayla hâlâ tahakkuk ediyor mu?” sorusu da belirleyicidir. Sonuç olarak bu başlık altında ulaşılan nokta şudur: Tartışma, metni askıya almak ile metni mutlaklaştırmak arasında değildir. Asıl mesele, ayetle belirlenmiş illeti koruyarak, illeti gerçekleştiren vasıtayı usûlün imkânları içinde yeniden değerlendirmektir. Bir sonraki başlıkta, bu teorik çerçevenin zamanın değişmesi ilkesiyle nasıl kesiştiğini ele alacağız.
5. Zamanın Değişmesiyle Ceza Anlayışının Dönüşümü
Usûl-i fıkıhta uzun süredir kabul edilen temel ilkelerden biri, hükümlerin uygulama biçiminin zamanla değişebileceğini ifade eder: “تغيّر الأحكام بتغيّر الزمان” – “Zamanın değişmesiyle hükümler (uygulama bakımından) değişir.” Bu ilke, nasların ilga edilmesini değil; nasların maksatlarının yeni şartlarda nasıl tahakkuk edeceğinin yeniden düşünülmesini öngörür (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muḥtâr, I, s. 42). Dolayısıyla değişen şey hükmün kendisi değil; hükmün toplumsal bağlamla kurduğu ilişkidir. Ceza alanında bu ilke özellikle belirgindir. Çünkü ceza, yalnızca normatif bir düzenleme değil; toplumsal algı, beden tasavvuru ve meşruiyet duygusu ile doğrudan bağlantılıdır. Klasik toplumlarda beden, cezanın meşru taşıyıcısı olarak kabul edilirken; modern toplumlarda beden, dokunulmazlık ve insan onuru ekseninde yeniden tanımlanmıştır. Bu dönüşüm, aynı ceza vasıtasının aynı caydırıcılık etkisini üretip üretmediği sorusunu kaçınılmaz hâle getirir (Şâtıbî, el-Muvâfakāt, II, s. 302).
Bu noktada maksat–vasıta ayrımı belirleyici hâle gelir. Maksat (مقصد) sabit olabilir; ancak vasıta (وسيلة) tarihsel şartlara bağlıdır. Şâtıbî’nin açıkça belirttiği üzere, maslahatı gerçekleştirmeyen veya mefsedet doğuran vasıtalar terk edilebilir (Şâtıbî, el-Muvâfakāt, II, s. 8–12). Ceza alanında maksat toplumsal güvenliğin korunması ve suçun önlenmesi ise, bu maksadı gerçekleştiren vasıtanın etkinliği esas alınmalıdır. Modern dönemde ceza anlayışı belirgin biçimde ıslah (إصلاح) merkezli bir modele yönelmiştir. Burada cezanın başarısı, bedene yönelttiği acıyla değil; davranış değişikliği üretme kapasitesiyle ölçülür. Bu yaklaşımda bedene doğrudan müdahale, çoğu zaman işkence yasağı kapsamında değerlendirilir ve cezanın meşruiyeti orantılılık ve insan onuru kriterlerine bağlanır (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, md. 3). Bu değişim, İslâm hukukunun iç ilkeleriyle zorunlu olarak çatışmaz; aksine “zararın giderilmesi” ve “mefsedetin def‘i” ilkeleriyle örtüşebilir (İbn Kayyim, İʿlâmü’l-Muvakkıʿîn, III, s. 3).
Dolayısıyla “zamanın değişmesi” ilkesi, hırsızlık cezasını tartışırken metni askıya almak anlamına gelmez. Asıl mesele, ayetle belirlenmiş maksadın—yani ibret ve caydırıcılığın—bugünün toplumsal şartlarında hangi vasıtayla daha sahih biçimde tahakkuk ettirileceğidir. Usûl, bu soruyu sormayı değil; sormadan vasıtada ısrar etmeyi problemli görür. Bir sonraki başlıkta, bu dönüşümün nerede koptuğunu, yani caydırıcılıktan ıslah modeline geçişin kırılma noktasını doğrudan ele alacağız.
6. Caydırıcılıktan Islah Modeline Geçişin Kırılma Noktası
Caydırıcılık merkezli ceza anlayışından ıslah (إصلاح) merkezli modele geçiş, salt teknik bir tercihin değil; insan, beden ve toplum tasavvurunun köklü biçimde değişmesinin sonucudur. Klasik fıkıhta ceza, bedeni hedef alsa bile maksadı beden değildir; toplumsal güvenliği tesis etmektir. Bu nedenle cezanın görünür oluşu, acı üretmesinden değil; ibret üretmesinden kaynaklanır. Ancak modern toplumlarda bedene yönelik ceza, artık ibret değil; çoğu zaman meşruiyet krizi üretmektedir (Foucault, Surveiller et punir, s. 23–30). Bu kırılmanın ilk boyutu beden algısındaki dönüşümdür. Klasik toplumlarda beden, cezanın meşru taşıyıcısı olarak kabul edilirken; modern hukukta beden, dokunulmazlık ve insan onuru ile tanımlanır. Böyle bir bağlamda bedene doğrudan yönelen ceza, caydırıcılıktan ziyade şiddet ve işkence kategorileriyle ilişkilendirilmektedir (AİHS, md. 3). Bu durum, cezanın maksadını değil; vasıtasını işlevsiz hâle getirebilir.
İkinci kırılma noktası, orantılılık tartışmasıdır. Modern eleştiride sıklıkla vurgulanan husus şudur: çalınan mal cansız, kesilen uzuv canlıdır. Mal telafi edilebilirken, uzuv telafi edilemez. Klasik fıkıh bu itiraza, hırsızlık cezasının kısas değil had olduğu; yani malın bedeline değil, fiilin toplumsal ağırlığına yöneldiği cevabını verir (İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, II, s. 441). Ancak bedenin dokunulmazlık olarak kavramsallaştırıldığı modern bağlamda bu cevap, ikna edici gücünü büyük ölçüde yitirmektedir.
Üçüncü kırılma, cezanın hedefinin değişmesidir. Klasik yaklaşımda ceza, öncelikle toplumu hedefler; fail, ibretin vasıtasıdır. Modern ceza anlayışında ise ceza, esasen faili hedef alır; amaç, davranış değişikliği ve topluma yeniden kazandırmadır. Bu değişim, cezanın kamusal mesaj üretme fonksiyonunu zayıflatırken, ıslah edici işlevini öne çıkarır. Böyle bir zeminde bedene yönelen cezanın araçsal etkinliği ciddi biçimde sorgulanır (İbn Kayyim, İʿlâmü’l-Muvakkıʿîn, III, s. 14).
Bu noktada usûlî soru keskinleşir: İllet caydırıcılık ise ve mevcut vasıta bu caydırıcılığı üretmiyorsa, hükmün aynı vasıtayla sürdürülmesi zorunlu mudur? Usûl-i fıkıh, bu soruya sessiz kalmaz. Maksat–vasıta ayrımı, maksadı koruyup vasıtayı yeniden düşünmeyi mümkün kılar. Böylece mesele, cezanın kaldırılması değil; cezanın maksadını gerçekleştiren vasıtanın yeniden tayini hâline gelir. Bir sonraki ve son başlıkta, bu kırılmanın günümüzde hırsızlık cezasının uygulanabilirliği, taʿzîr alanının imkânları ve yeni içtihat ihtiyacı bakımından ne anlama geldiğini ele alacağız.
7. Günümüzde Hırsızlık Cezası: Fıkhî Tutarlılık Ve Yeni İçtihat İhtiyacı
Günümüzde hırsızlık haddine ilişkin tartışma, çoğu zaman yanlış bir ikilem üzerinden yürütülmektedir: “Hüküm uygulanır mı, uygulanmaz mı?” Oysa usûl-i fıkıh açısından doğru soru bu değildir. Asıl soru şudur: Ayetle belirlenmiş illet olan caydırıcılık (نَكَال / زَجْر), bugün hangi vasıtayla sahih biçimde tahakkuk eder? İllet hâlâ geçerliyse, hükmün maksadı da geçerlidir; ancak aynı vasıta artık bu maksadı üretmiyorsa, mesele hükmün inkârı değil, vasıtanın işlevselliği hâline gelir (Âmidî, el-İḥkâm, III, s. 182).
Bu noktada taʿzîr alanının genişliği kritik bir imkân sunar. Klasik fıkıh, hırsızlık haddinin şartları oluşmadığında veya şüphe bulunduğunda, cezanın taʿzîr ile karşılanabileceğini açıkça kabul eder. Taʿzîr, hadlerin aksine maksat merkezli ve esnek bir ceza alanıdır. Malî tazmin, kamu hizmeti, özgürlüğü kısıtlayıcı fakat bedeni hedef almayan yaptırımlar, hem ıslah (إصلاح) merkezli modern ceza anlayışıyla hem de İslâm hukukunun “zararın giderilmesi” ve “mefsedetin def‘i” ilkeleriyle uyumludur (Kâsânî, Bedâʾiʿu’s-Sanâʾiʿ, VII, s. 63). Ayrıca insan onuru (كرامة الإنسان) ilkesinin normatif ağırlığı, güncel ceza tartışmasında göz ardı edilemez. Kur’ân’ın “وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ” – “Andolsun ki biz Âdemoğullarını onurlu kıldık” (İsrâ 17/70) beyanı, insan bedenini yalnızca biyolojik değil, ahlâkî ve hukukî bir değer olarak temellendirir. Bu temellendirme, cezanın orantılılık, onurla bağdaşabilirlik ve meşruiyet kriterleriyle birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılar.
Bu çerçevede günümüzde yapılması gereken, ne metni askıya almak ne de metni tarih dışı bir donuklukla savunmaktır. İhtiyaç duyulan şey, ayetle belirlenmiş maksadı—yani toplumsal güvenliği ve suçu önleme amacını—bugünün şartlarında en sahih biçimde tahakkuk ettirecek yeni bir içtihattır. Böyle bir içtihat, hadleri inkâr etmez; fakat usûl-i fıkhın kendi ilkeleriyle, vasıtanın etkinliğini yeniden düşünür. Sonuç olarak hırsızlık cezası meselesi, beden üzerinden bir ceza tartışması değil; adaletin hangi araçlarla daha güçlü üretileceği tartışmasıdır. Usûl açısından asıl tehlike, hükmü konuşmak değil; maksadı unutmak, vasıtayı ise dokunulmazlaştırmaktır. İllet caydırıcılıktır; maksat toplumsal güvenliktir; vasıta ise tarihsel olarak yeniden değerlendirilmek zorundadır. Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Nusaybin’de Sıfır Atık Seferberliği
Dünya Bakliyat Günü ve Ayşe Baysal
Yorum Yap Cevabı İptal Et
Bir dahaki sefere yorum yapmam için adımı, e-postamı ve web sitemi bu tarayıcıya kaydedin.
Δdocument.getElementById( "ak_js_1" ).setAttribute( "value", ( new Date() ).getTime() );
İlkenin Çöküşü, Pratiğin Kaosu
Ramazan Ayının Dini, Sosyal ve Kültürel Hayatımıza Yansımaları
Oruç: Hücrelerin Sessizliği, Ruhun Konuşması
Demokrasi, Avrupalı Müslümanlar ve Gaflet Uykusu!
İslâm Kamu Hukukunda Yetkinin Meşruiyeti
Biz Atalarımızı Böyle Bulduk: Geleneğin Kutsallaştırılması
H₂O Dengesi: Akıl İle Vahiy Ancak Usûlle Hayat...
Toplam Ziyaretçi (Tekil Kişi): 2.018.493
Ramazan Ayının Dini, Sosyal ve Kültürel Hayatımıza Yansımaları için Seyfeddin Ersoy
Ramazan Ayının Dini, Sosyal ve Kültürel Hayatımıza Yansımaları için Mehmet Gelebek
Aşkın Kimyası için Öğr. Gör. Dr. Keriman AYTEKİN KANADLI
Ramazan Ayının Dini, Sosyal ve Kültürel Hayatımıza Yansımaları için Bayram BOZKURT
Ramazan Ayının Dini, Sosyal ve Kültürel Hayatımıza Yansımaları için Mehmet Ali Aktar
Türkiye’nin İran Siyaseti Nasıl Olmalıdır? için İlyas Mammadov
Ramazan Ayının Dini, Sosyal ve Kültürel Hayatımıza Yansımaları için Bayram BOZKURT
Türkiye’nin İran Siyaseti Nasıl Olmalıdır? için Abdullah Demir
Ramazan Ayının Dini, Sosyal ve Kültürel Hayatımıza Yansımaları için Abuzer Mutlu
Ramazan Ayının Dini, Sosyal ve Kültürel Hayatımıza Yansımaları için Adil Akkoyunlu
Ayın Konusu: 2023 Seçim Değerlendirmesi (12)
Ayın Konusu: 2024 Yerel Yönetim Seçim Sonuçlarının Değerlendirilmesi (13)
Ayın Konusu: Acil Durumlara Hazırlıklı mıyız? (11)
Ayın Konusu: Adaletin Üstünlüğü (25)
Ayın Konusu: Ahlak, Adalet ve Bilim İlişkisi (14)
Ayın Konusu: Akademik Kültürde Kaybedilen Değerler (15)
Ayın Konusu: Akademik Yayınlarda Hakemlik (13)
Ayın Konusu: Akademisyenden Üniversite Öğrencilerine Tavsiyeler (22)
Ayın Konusu: Akademisyenlerde Motivasyon Eksikliği (15)
Ayın Konusu: Akademisyenlerin 2023 Seçimine Bakışı (11)
Ayın Konusu: Anayasa Değişikliği (8)
Ayın Konusu: Asistan Eğitimi; Sorunlar – Çözümler (19)
Ayın Konusu: Bilim-Din İlişkisi (18)
Ayın Konusu: Bilim-Siyaset İlişkisi (16)
Ayın Konusu: Bilim, Din, Sanat Dili: Türkçe (13)
Ayın Konusu: Bilinç oluşturmak \ Algı yönetmek (11)
Ayın Konusu: Bir Temel Sorun Olarak: AHLAK (22)
Ayın Konusu: Bir Temel Sorun Olarak: EŞİTLİK ANLAYIŞIMIZ (16)
Ayın Konusu: Bir Temel Sorun Olarak: YALAN (20)
Ayın Konusu: Cezasızlık Algısı (12)
Ayın Konusu: Covid-19 Pandemisinin İnsanlığa Mesajları (32)
Ayın Konusu: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (12)
Ayın Konusu: Cumhuriyet ve Demokrasi (17)
Ayın Konusu: Doğrudan Demokrasi (12)
Ayın Konusu: Dünyadaki Siyasi Süreçler ve Türkiye (7)
Ayın Konusu: Enflasyon: Nedenleri ve Çözüm Önerileri (9)
Ayın Konusu: Fikri; Üretme Hakkı ve İfade Hürriyeti (29)
Ayın Konusu: Gelir Dağılımı (14)
Ayın Konusu: Haksız Kazanç (12)
Ayın Konusu: Hegemonya (11)
Ayın Konusu: İklim Değişikliği (11)
Ayın Konusu: İnsanın Çoğaltma ve Biriktirme Tutkusu (17)
Ayın Konusu: İstişare (25)
Ayın Konusu: Kumar – Bahis (9)
Ayın Konusu: Liyakat (36)
Ayın Konusu: Milli Güvenlik Sorunlarımız (5)
Ayın Konusu: Milli Güvenlik Sorunu Olarak: "Geleneksel Din Anlayışı" (7)
Ayın Konusu: Milli Güvenlik Sorunu Olarak: “Liyakatli İnsan Yetiştirme” (23)
Ayın Konusu: Milli Güvenlik Sorunu Olarak: “Nüfus Artış Hızı” (5)
Ayın Konusu: Nasıl Bir Akademisyen? (17)
Ayın Konusu: Nasıl Bir Anayasa? (12)
Ayın Konusu: Nasıl Bir Belediye Başkanı? (15)
Ayın Konusu: Nasıl Bir Eğitim Sistemi? (19)
Ayın Konusu: Nasıl Bir Üniversite? (41)
Ayın Konusu: NATO (5)
Ayın Konusu: Nisâ Suresi 75. Ayet ve Müslümanlar (9)
Ayın Konusu: Oku’mak-Yaz’mak: Nasıl Anlamalı? (12)
Ayın Konusu: On Emir ve Yahudiler (8)
Ayın Konusu: Sağlık Sistemimizin Değerlendirilmesi (12)
Ayın Konusu: Siyasal Süreçler ve Tövbe (6)
Ayın Konusu: Sosyal Medya (13)
Ayın Konusu: Toplumsal Barışın Tesisi! Ama Nasıl? (18)
Ayın Konusu: Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. Yılı (24)
Ayın Konusu: Türkiye ve Bilim (12)
Ayın Konusu: Türkiye'de "Planlama Sistemi": Sorunlar ve Çözüm Önerileri (13)
Ayın Konusu: Türkiye'nin "'İran Siyaset'i" Ne Olmalı? (6)
Ayın Konusu: Türkiye'nin En Temel Sorunu ve Çözüm Önerileri (16)
Ayın Konusu: Üniversitelerimizde İnterdisipliner Çalışma Kültürü (12)
Ayın Konusu: Uyuşturucu Sorunu (14)
Ayın Konusu: Yapay Zeka (13)
Ayın Konusu: Yazarların Gözünden Akademik Akıl Platformu (11)
Ayın Konusu: Yeni Doçentlik Başvuru Şartları (11)
Ayın Konusu: Yenidoğan (Hastane) Çetesi ile İlgili Değerlendirmeler (11)
Güzel Sanatlar ve Tasarım (26)
İktisadi ve İdari Bilimler (148)
İnsan ve Toplum Bilimleri (12)
Sağlık Bilimleri (49)
Sosyal Medya Hesaplarımız
Bilgi paylaştıkça artar, fikir paylaştıkça gelişir.
Diploma mı, İstihdam mı? Türkiye Yükseköğretimde Yol Ayrımında Şubat 19, 2026
Diploma mı, İstihdam mı? Türkiye Yükseköğretimde Yol Ayrımında
“Anlamsız İşler” Çağının Sonu Şubat 19, 2026
“Anlamsız İşler” Çağının Sonu
Şikâyet ve Performans Yaptırımları Kıskacında Birinci Basamak: Aile Hekimliğinin Kurumsal Erozyonu Şubat 19, 2026
Şikâyet ve Performans Yaptırımları Kıskacında Birinci Basamak: Aile Hekimliğinin Kurumsal Erozyonu
İlkenin Çöküşü, Pratiğin Kaosu Şubat 19, 2026
İlkenin Çöküşü, Pratiğin Kaosu
Yazar olarak giriş yapın
Çıkış yapana kadar beni içerde tut.
@2024 - Akademik Akıl Tüm Hakları Saklıdır. Sitede yer alan makaleler kaynak gösterilmeden paylaşılamaz.
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
Bu websitesi kullanıcı deneyimini iyileştirmek için arkaplan datalarını anonim olarak tutmaktadır. Kabul etmek için yandaki butona tıklayabilirsiniz. Kabul Et KVKK Aydınlatma Metni
