Medeniyetimizin Azerbaycanlı Bilgesi Nizâmî-i Gencevî Günümüze Ne Söyler?
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
Medeniyetimizin Azerbaycanlı Bilgesi Nizâmî-i Gencevî Günümüze Ne Söyler?
Yaklaşık sekiz buçuk asır önce, Azerbaycan’ın kadim şehri Gence’de yaşayan bir bilge şair, çağdaşı birçok şairin aksine hükümdarların saraylarından uzak, münzevi bir hayatı tercih etti. Türklerle birlikte Farsların, Kürtlerin, Ermenilerin, Gürcülerin ve Yahudilerin bir arada yaşadığı bu çok dilli, çok dinli medeniyet kavşağında Ebû Muhammed İlyas b. Yusuf, yani Hakîm Nizâmî-i Gencevî (1141–1209), beş büyük mesneviden oluşan Hamse’sinde çağlar aşan bir bilgelik bıraktı: Sırlar Hazinesi, Hüsrev ve Şirin, Leylâ ve Mecnûn, Heft Peyker (Yedi Güzel) ve İskendernâme. Oğluna “türkzâdem” diye seslenen bu hakîm, kimliğin ve kökün insanı evrensele kapatmadığını; aksine ona açtığını gösterdi.
Nizâmî söz konusu olduğunda akla ilk gelen, onun adalet anlayışıdır. Sırlar Hazinesi’nde, yaşlı yoksul bir kadının Sultan Sencer’in eteğinden tutarak hükümdarın yüzüne haksızlığını söyleyişi, sekiz asır önce mesnevi diliyle dile getirilmiş, modern anayasacılığın ahlâkî çekirdeğidir:
Hükümdar dediğin kişi, yönettiği ülkede
herkesin hakkını gözeten kişi.
Öyle olursa bütün ülke buyruklarına baş eğer,
gönülden, candan hükümdarlarını severler.
Nizâmî’nin meşruiyet ölçütü, gücün kendisi değil, gücün zayıfı koruyup koruyamadığıdır. Aynı eserin “Nuşirevan ile Veziri” hikâyesinde Sasani hükümdarı, viran bir köyün kenarında öten iki baykuşun dilinden zulmün ülkesini nasıl çürüttüğünü işitir; başını ellerinin arasına alıp ağlar ve “zulümlerim kuşlara bile erişmiş” diyerek bütün vergileri kaldırır, kötü töreleri ortadan kaldırır. Adaleti yalnızca insanlar arası bir denge değil, kuşların yuvasına dek uzanan bir sorumluluk olarak kuran bu bakış, çağdaş hukukun çevre etiği ve sosyal devlet sezgileriyle bugün de örtüşür.
Hüsrev ve Şirin’de hükümdar Hüsrev ile taş ustası Ferhâd’ın karşı karşıya geldiği “münazara” sahnesi, sınıf ve hiyerarşi ayrımını aşan bir eşitlik tasavvuruna ışık tutar. Hüsrev’in sorularına Ferhâd’ın bilgece verdiği cevaplar karşısında hükümdar söz yetiştiremez; “Dünyada bu kadar hazırcevap bir adam görmedim” demek zorunda kalır. Aşkından aldığı güçle sert kayadan Bîsütûn dağını yarıp yol açan emekçi-sanatkâr, sarayın görkemine manevî olarak galip gelir. Nizâmî, emeğin tahta ve taca üstünlüğünü işleyerek, Sırlar Hazinesi’nin Kerpiç Kesen Yaşlı’sının ağzından “kendi elimin emeğiyle yiyorum ekmeğimi ben” diyen onurlu emek duruşunu, asırlar sonra Yunus Emre’nin “Çalış, kazan, ye, yedir; bir gönül ele getir” çağrısında yankılatacaktır.
Aynı eserde Şîrîn’in iradesini hükümdarın talebine karşı dimdik korumasıyla başlayan ve İskendernâme’de bilge kadın-hükümdar Nûşâbe’nin İskender’e ders verişiyle süren çizgi, Nizâmî’nin kadın onuruna bakışını gösterir. Azerbaycan’ın Berde topraklarında, taç giymeden ülkesini yöneten Nûşâbe, dünyanın en büyük cihangirlerinden birine hayatın en köklü dersini verir: iki hükümdar aynı tahta sığmaz, rekabet her gönle yeni bir keder taşır. Onun “kılıçla değil, hüküm ile dâvâ et” diyen sesi, sekiz asır sonra Birleşmiş Milletler Şartı’nın 33. maddesinde uyuşmazlıkların müzakere, soruşturma, arabuluculuk ve yargısal çözüm yoluyla giderilmesini emreden satırlarda yankılanacaktır.
Heft Peyker’in kurgusu ise Nizâmî’nin çoğulculuk düşüncesinin en açık ifadelerinden biridir. Sasani hükümdarı Behrâm Gûr yedi farklı ülkeden yedi prensesle evlenir; her biri için ayrı renkte birer kümbet yaptırır; her birinin kümbetini “yabancılık çekmemesi için kendi geleneklerine uygun” biçimde döşetir. Yedi iklimin tek bir sarayın çatısı altında her biri kendi rengini, sesini ve nizamını koruyarak buluşması, farklılıkları bastırarak değil koruyarak kurulan bir bir arada yaşama tasavvurudur. Şair bu kurguyu, kendi yaşadığı Gence’nin sokaklarındaki çoğulcu dokudan beslenerek inşa eder.
İskendernâme’de ise Nizâmî, Sasani-Zerdüşt geleneğinde “lanetli İskender” olarak anılan fatihi, Medine-yi Fâzıla’yı, yani Erdem Şehri’ni arayan bir hakîm-hükümdara dönüştürür. Eflâtun’un ideal devlet anlayışı ile İslâm ahlâk felsefesini birleştiren bu öncü tasavvurda, gerçek hükümdar fâtihin servet hırsından arınmış, halkının temel ihtiyaçlarını ön plana çıkaran ve uyuşmazlıkları kılıçla değil müzakereyle çözebilen kişidir. Nizâmî, savaş sırasında dahi sivillere zarar verilmemesini, ibadet yerlerine dokunulmamasını, mahallî kültürün korunmasını ve esirlerin onurlu........
