menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir Acil Hekiminin Rüyaları 1: “Kahve Kokusu”

12 0
23.03.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"

Bir Acil Hekiminin Rüyaları 1: “Kahve Kokusu”

Sabahın erken saatleriydi. Hastanenin acil servisinde saat hiçbir zaman duvardaki rakama göre işlemez; orada zaman, monitörlerin ötüşüne, oksijen akışının hışırtısına, sedye tekerleklerinin zeminde bıraktığı metalik sese göre akar. O sabah da öyleydi. Gün yeni başlamıştı ama servis çoktan yorulmuş gibiydi. Gece, üstüne sabahı da alıp gitmemiş; aksine bütün ağırlığını koridorlara, odalara, yüzlere bırakmıştı.

Acilin kritik alanına girdiğimde ilk hissettiğim şey, havanın yoğunluğuydu. İnsan bazen bir yerin gerginliğini gözleriyle değil, ciğerleriyle fark eder. Orada hava yalnızca solunan bir şey değildi; aynı zamanda taşınan bir yüktü. Üç hasta ventilatör desteği altındaydı. Biri entübe, biri zor sınırda tutunuyor, öteki ise non-invaziv ventilasyonla hayata tutunmaya çalışıyordu. Maskelerin plastik kokusu, hastane dezenfektanının ağır kokusuna karışıyor; bunların arasına bir tür çürüme hissi siniyordu. Bu hissin kaynağını çok geçmeden öğrendim.

Yaşlı bir hasta vardı. Non-invaziv ventilasyon uygulanıyordu. Solunumu zahmetliydi, bakışı bulanıktı. Yalnızca hasta değildi; aynı zamanda bakımsızlığın, terk edilmişliğin ve yoksulluğun bedende aldığı biçimlerden biriydi. Sonra fark edildi ki bitlenmişti. “Bitlenmiş” kelimesi bazen tıpta yalnızca bir tanımlama gibi durur ama bazı durumlarda bir insanın hayat hikâyesi kadar ağır gelir. Bu hastada öyleydi. Başının çevresine bez sarılmıştı; sözde bitler etrafa yayılmasın diye. Saçlarının kesilmesi için berber çağrılmıştı. Berber gelecekti. Acil servisin ortasında, kritik hastaların içinde, ventilatör desteği altında izlenen yaşlı bir kadın için berber bekleniyordu. İnsanın aklı, bazı manzaralar karşısında önce anlamayı reddediyor.

Aynı alandaki altı sedyede de genel durumu bozuk hastalar yatıyordu. Onlardan biri septik görünüyordu, biri ciddi solunum sıkıntısı içindeydi, bir başkasının dolaşımı bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu. Diğer odalar da doluydu. Kısacası o sabah acil servis, yalnızca kalabalık değildi; yoğun, kırılgan ve tehlikeliydi. Her şeyin aynı anda ters gitme ihtimali vardı ve böyle anlarda sistemin ne kadar sağlam olduğu değil, ne kadar çürük olduğu ortaya çıkar.

Ben bu düşüncelerle alana bakarken, fiilen orada sadece bir hemşire vardı: Aysun. Saçlarını iki kat koruyucu örtüyle sarmıştı. Gözleri yorgundu ama eli işteydi. İnsan bazen bir meslek ahlakını uzun cümlelerde değil, başına geçirdiği ikinci bir bone katında görür. Aysun’da öyle bir şey vardı. Korkuyordu belli ki; bit bulaşmasından da korkuyordu, yalnız kalmaktan da. Ama yine de işini yapıyordu. Onun dışında bir genç hemşire yardım etmeye çalışıyordu; bir de üç intern vardı. Öğrenciler… Daha hastanenin dilini tam öğrenmeden hastanenin yükünü taşımaya mecbur bırakılan, beyaz önlükleri daha ütüsünü kaybetmemiş çocuklar. Ve ortada, hepsi kritik durumda olan hastalar vardı.

O an içimden geçen ilk cümle şuydu: “Bu alan şu anda emanet duruyor.”

Bazı sabahlar olur, insan kliniğe değil de bir fırtınanın kıyısına gelmiş gibi hisseder. Her şey yerinde görünür ama hiçbir şey gerçekten yerinde değildir. O sabah da öyleydi. Hastaların başında olması gereken düzen, görev dağılımı, kontrol hissi yoktu. O yoğunluğun içinden bir anlığına uzaklaşıp başka bir işle ilgili hemşire odasına doğru yürüdüm. Belki de içimde, “Herhâlde bir kısmı içeride hızlıca bir şey planlıyordur,” gibi saf bir beklenti vardı. Hastane insanı çoğu zaman umudunu bilgiye değil, ihtimale yaslayarak yaşatır.

Kapıya yaklaşırken içeride sesleri duydum.

Önce yanlış duyduğumu sandım. Sonra kahve kokusu geldi. Yoğun, kesif, rahat bir kahve kokusu. O koku, dışarıdaki maskelerin plastik kokusundan, oksijenin soğukluğundan, terle karışmış gerginlikten tamamen farklı bir dünyaya aitti. Kapıyı araladım.

İçeride kalabalık vardı.

Servisin sorumlu hocası Nermin Hoca ile birlikte servis sorumlu hemşiresi Hülya ortadaydı. Hastanenin üst kademesinden gelen başka bir sorumlu hemşire de oradaydı. Diğer hemşireler toplanmıştı. Kimi sandalyede oturuyor, kimi ayakta duruyor, kimi elindeki karton bardaktan kahvesini yudumluyordu. O kadar doluydu ki oda; içeride neredeyse oturacak yer kalmamıştı. Ayakta kalanlar bile vardı. Ama dışarıda kritik alan boş gibiydi. Boş değil, terk edilmişti demek daha doğru olur.

Kapının eşiğinde kısa bir an durdum. Bazen insan öfkesini hemen hissetmez; önce zihni gördüğü şeyin gerçekliğini sınar. Benim de öyle oldu. Gözüm içeride dolaşırken, bir yandan biraz önce kritik alanda gördüğüm yaşlı kadının başındaki sargı aklıma geldi. Berber bekleyen hasta. Solunum desteği alan, başı sarılmış, bitlerin dolaştığı yaşlı kadın. Sonra altı sedyedeki ağır hastalar. Sonra Aysun’un iki kat örtüyle kapatılmış saçları. Sonra üç intern. Sonra kahve kokusu.

Bir odanın içinde bu kadar rahatlık, dışarıdaki ağırlığa rağmen nasıl mümkün olabiliyordu?

Ben içeri girdiğimde sohbetin tonu bir an değişir gibi oldu, sonra yeniden gevşedi. Hastane içindeki bazı insanlar, bir şeyin yanlış olduğunu fark ettiklerinde onu düzeltmek yerine o yanlışı normalleştirecek bir cümle arar. Çünkü bazı cümleler yalnızca konuşmak için değil, vicdanı susturmak için kurulur. O odada da böyle bir hava vardı. Alandaki bitli hastanın izolasyonu nasıl yapılacak, kritik hastaların güvenliği nasıl sağlanacak, personel dağılımı yeniden düzenlenecek mi, birileri geri dönecek mi… Bunların hiçbirine dair görünür bir kaygı yoktu. Olan şey sohbetti. Muhabbetti. Kahveydi. Odanın o sabahki asıl işlevi koordinasyon merkezi değil, toplu mola salonuydu.

İnsan bazı zamanlar bir kurumu, en şık toplantı salonunda değil, en sıradan gevşekliğinin içinde tanır.

İçimden geçenleri bastırmaya çalıştım. Ama o sırada içeriden biri, yarı alaycı, yarı küçümseyici bir ses tonuyla, benim gibi düşünen biri için bir şeyler söyledi. Adımı anmadı belki, ama o tür cümlelerde isim önemli değildir; hedef bellidir. “Boş verin onu,” dedi biri, “yine bir şeye takmıştır.” Sonra bir başkası gülümsedi. Hafif bir kahkaha oldu. O cümlede beni asıl yaralayan şey küçümsenmek değildi. Asıl mesele, bir insanın, sahada gördüğü tehlikeyi dillendirdiği için değil de ‘abarttığı’ düşünüldüğü için kenara itilmesiydi. Yani sorun, sorun olmaktan çıkarılıp karakter meselesi haline getiriliyordu. Böylece sistem rahatlıyordu: Aksayan düzen yoktu; sadece fazla hassas birileri vardı.

Kurumsal çürümenin en pratik savunma mekanizması budur: Uyarıyı değersizleştirmek.

İçeri daha fazla kalmadım. Çıktım. Koridora geri döndüm. Servisin sesi tekrar yüzüme çarptı. Monitörler ötüyordu. Hastalar oradaydı. Bitli yaşlı kadın oradaydı. Aysun oradaydı. İnternler oradaydı. Yani gerçek oradaydı. Hemşire odasından dışarı adım attığınız anda, kahvenin buharı dağılıyor ve hakikat yüzünüze çarpıyordu.

O an düşündüm: Bir kurumun en çıplak hâli, kriz anında kimin nerede durduğuyla anlaşılır.

Kimisi yatağın başında durur.Kimisi kapının dışında bekler.Kimisi sorumluluk alır.Kimisi sorumluluğu tartışır.Kimisi ise fincanını iki eliyle kavrayıp, sanki dışarıdaki hayat başka bir evrende akıyormuş gibi kahvesini içer.

Benim öfkem aslında yalnızca o sabaha ait değildi. Çünkü bu, tek seferlik bir aksaklık değildi. Her sabah benzer şeyler oluyor, aynı uyarılar yapılıyor, aynı kayıtsızlık duvarına çarpılıyordu. İnsan bir süre sonra şunu fark ediyor: Bazı ihmaller tesadüf değildir; alışkanlıktır. Hatta daha kötüsü, kültürdür. Kurumsal kültür. Yani herkesin yanlış olduğunu bildiği ama kimsenin bozmak istemediği gündelik düzen.

Acil servis gibi yerler, romantik cümleleri sevmez. Orada “özveri”, “fedakârlık”, “ekip ruhu” gibi sözcükler duvarda yazılı olabilir ama hakikat, nöbetin en ağır saatinde kimlerin alanda kaldığında ortaya çıkar. Öğrenciler mi kalıyor, tek tük vicdan sahibi kişiler mi kalıyor, yoksa gerçekten organizasyon mu devreye giriyor? O sabah cevabı biliyordum. Ve cevabı bilmek, çoğu zaman insanın yükünü azaltmıyor; artırıyor.

Bir ara yaşlı hastanın yanına yeniden uğradım. Maskesi yüzünde, başı sarılı, bakışları yersiz yurtsuzdu. Ona baktığımda aklıma şu geldi: Hastaneler, insan bedenine en yakından temas eden kurumlardır ama bazen insana en uzaktan bakan yerler de yine oralarıdır. Bu kadın yalnızca bitlenmiş bir hasta değildi. O, bir düzenin kimleri gözden çıkardığının canlı kanıtıydı. Fakirliği, yalnızlığı, bakımsızlığı ve yaşlılığı bir araya gelmişti. Sonra sistem ona yaklaşmıştı. Ama merhametle değil; yönetilmesi gereken bir sorun gibi.

Bir insanı yalnızca klinik parametrelerinden ibaret görmeye başladığınız anda, meslek sizi büyütmez; küçültür.

O sabah beni en çok rahatsız eden şeylerden biri de şuydu: Herkesin zihninde mutlaka bir açıklama hazırdı. “Hasta kritikti.” “İzolasyon zordu.” “Alan çok yoğundu.” “Biraz mola verildi.” “Herkes çok yorgundu.” Bunların hepsi tek başına bakıldığında anlaşılabilir cümlelerdi. Ama hakikatin yanında durduğunuzda, bunların çoğu gerekçe değil, kaçış yolu haline geliyordu. Çünkü mesele bir hata yapmış olmak değildi; hatayı, alışılmış ve savunulabilir bir davranış kalıbına dönüştürmekti.

Ben bazen düşünüyorum: İhmalin en tehlikeli biçimi, görünmez olanı değildir. En tehlikeli ihmal, herkesin gözünün önünde olup da kimsenin ona artık “ihmal” dememesidir.

Öğlene doğru servis biraz daha hareketlendi. Yeni hastalar geldi, bazıları çıktı, bazı sonuçlar yetişti, bazı konsültasyonlar uzadı. Hastane, gündelik kaosu sayesinde sabah yaşananları unutturmak ister gibiydi. Çünkü büyük kurumların böyle bir becerisi vardır: olayları çözmeden eskitebilirler. Eğer yeterince yeni karmaşa üretirseniz, dünün sorunu kendiliğinden silinmiş gibi görünür. Ama aslında hiçbir şey silinmez; sadece tortu bırakır. İnsanların içinde, duvarlarda, ilişkilerde, meslek duygusunda tortu bırakır.

Ve ben o gün, bu tortunun ne kadar biriktiğini bir kez daha gördüm.

Beni asıl yoran yalnızca sahadaki eksiklikler değildi. Daha büyük bir çelişki vardı. Bunu uzun zamandır fark ediyordum. Hastanede görünürlüğü yüksek bir olay olduğunda, örneğin üst düzey bir yönetici geldiğinde ya da rektörün ziyaret edeceği söylendiğinde, sistem bir anda kusursuz bir tiyatro dekoru gibi kuruluyordu. Bir hastanın başında birdenbire profesörler, doçentler, idari sorumlular beliriyor; herkes aynı yatağın çevresinde büyük bir düzen ve ciddiyet sergiliyordu. O zaman ne personel yetersizliği kalıyordu ne iletişim kopukluğu ne de koordinasyon sorunu. Herkes yerini biliyor, herkes rolünü oynuyordu.

Demek ki yapılabiliyordu.

Demek ki mesele imkânsızlık değildi.

Demek ki sorun, önceliğin nerede kurulduğuydu.

İşte bu insanın içine en çok dokunan şeydi. Çünkü gündelik hayatta, gerçekten korunması gereken hasta güvenliği, gerçekten düzenlenmesi gereken işleyiş, gerçekten ele alınması gereken organizasyon kusurları söz konusu olduğunda, aynı idari yapı birden sağırlaşıyor, körleşiyor, susuyordu. Sanki görünmeyen acılar, kayda değer değildi. Sanki bir sorun, ancak vitrine yansırsa sorun oluyordu. Sahnenin önünde herkes son derece titiz, kuliste ise herkes şaşırtıcı bir kayıtsızlık içindeydi.

O gün kendi kendime şöyle dedim:Bazı kurumlar hastaya değil, görüntüye bakım verir.

Bu cümleyi içimden geçirdiğimde utandım aslında. Çünkü insan, emek verdiği bir yere karşı böyle cümleler kurmak istemez. Kurumların da insanlar gibi bir haysiyeti olsun ister. Hatası olsun ama vicdanı da olsun ister. Fakat bazı sabahlar, gördükleriniz size daha yumuşak bir dil bırakmaz.

Akşamüstüne doğru servis yine biraz sakinledi. Sabahın o ilk ağırlığı dağılmış görünüyordu ama ben biliyordum: dağılan yalnızca gürültüydü. Gerçek hâlâ oradaydı. Çünkü bazı şeyler çözülmediğinde kaybolmaz; karaktere dönüşür. Bir servisin karakteri, onun en savunmasız hastasına nasıl davrandığında saklıdır. En yalnız hastasına. En bakımsızına. En çok utanç uyandırabilecek olanına. Ve aynı zamanda en zor anında, çalışanların birbirine nasıl omuz verdiğinde.

O sabah ben iki şey gördüm. Birincisi, bütün eksikliğine rağmen görevini bırakmayan birkaç insanın sessiz emeğiydi. İkincisi ise tam o emeğin üstüne çöken gevşeklik, alışkanlık ve yönetsel körlüktü.

İnsanı asıl inciten, kötülüğün gürültülü biçimi değildir çoğu zaman. Asıl inciten, kötülüğün gündelikleşmiş hâlidir. Yani herkesin biraz bildiği, biraz gördüğü, ama artık kimsenin tam olarak şaşırmadığı hâli.

Nöbetten çıkarken kahve kokusu çoktan dağılmıştı. Ama tuhaf olan şu ki, bazı kokular havadan çekilse bile zihinden çıkmıyor. O gün bende kalan, yaşlı kadının başındaki sargıdan çok o kahvenin kokusuydu. Çünkü biri yoksulluğu, öteki kayıtsızlığı temsil ediyordu. Ve ben hangisinin daha ağır olduğuna karar veremiyordum.

Kapıdan çıkarken dönüp bir kez daha acile baktım. Dışarıdan bakıldığında yine bir hastaneydi işte. Beyaz ışıklar, telaşlı adımlar, sedyeler, bilgisayar ekranları, görevli insanlar… Her şey yerli yerinde gibi. Ama ben biliyordum: Kurumların çöküşü çoğu zaman duvarların yıkılmasıyla başlamaz. Önce utanma duygusu aşınır. Sonra dikkat. Sonra sorumluluk. Ve en sonunda, insanların birbirine “Bu böyle olmaz,” deme cesareti.

O sabah içimde en çok kalan şey buydu:Bir yerde herkes konuşurken, hakikati dile getiren kişi huysuz sayılmaya başlamışsa, orada sorun kişilerde değil düzendedir.

Ve bazı düzenler, bitlerden daha hızlı yayılır.

Tam o sırada, hemşire odasından taşan kahve kokusu bütün koridoru doldururken, monitör sesleri birbirine karıştı; yaşlı adamın başındaki sargı, sedyelerin metal parıltısı, kapı eşiğinde birikmiş gölgeler ve fincanların kenarında asılı duran umursamaz gülüşler tek bir bulanık görüntüye dönüştü. Sanki acilin floresan ışıkları birden sönükleşti, duvarlar geriye çekildi ve ben, o ağır sabahın içinden değil de kendi vicdanımın dar bir koridorundan geçiyormuşum gibi hissettim. Sonra ansızın uyandım. Odanın içinde gerçek bir sessizlik vardı; ne kahve kokusu ne monitör sesi ne de ayakta unutulmuş hastaların bakışı… Ama insan bazı rüyalardan gözlerini açarak değil, yükünü üstüne alarak uyanıyor. Anladım ki gördüğüm şey sıradan bir düş değildi; bir acil hekiminin, gündüz susturduklarını gece yeniden önüne koyan rüyalarından yalnızca biriydi. Ve kahvenin buharı dağılsa da, geride bıraktığı hakikat uzun süre zihinden çekilmiyordu.

Laboratuvar Hayvanları Ünitelerinde Akılcı İlaç Kullanımı

Yorum Yap Cevabı İptal Et

Bir dahaki sefere yorum yapmam için adımı, e-postamı ve web sitemi bu tarayıcıya kaydedin.

Δdocument.getElementById( "ak_js_1" ).setAttribute( "value", ( new Date() ).getTime() );

İran-İsrail-ABD Çıkmazının Sonu

Bayramın Şifalı Tezahüratları

Dijital Çağda Bilgiye Güven: Yeni Cehalet ve Epistemik...

Liberal Felsefe ve Hekimlik – 3

Yaratıcı Çocuklar Yetiştirmek

Kortizon Günah Keçisi, Antibiyotik Kahraman, PPI Masum

Liberal Felsefe ve Hekimlik – 2

Acilde Vaka Yönetim Prensipleri 1: Triyajın Ötesinde, Hekim...

Verdiğin Kremin, Hapın İçinde Kortizon Var mı Doktor?

Doktorların Yazısı Neden Çirkin?

Toplam Ziyaretçi (Tekil Kişi): 2.055.335

Dijital Çağda Bilgiye Güven: Yeni Cehalet ve Epistemik Yorgunluk için Ayşegül Polatcanli

Acilde Vaka Yönetim Prensipleri 1: Triyajın Ötesinde, Hekim Sezgisi ve Güvenlik Çemberi için Prof.Dr. Saliha Eroğlu Demir

Yaşargil Efsanesi için Bekir Gençtürk

Nerede O Eski Bayramlar? Anılar, Özlemler ve Değişen Zamanlar! için Ahmet dağar

İran’da Alevler Gökyüzüne Yükselirken İslâm Dünyası Ne Düşünüyor? için Mustafa AKPINAR

Köy Enstitülerinin Aşırı Acıklı Hikâyesi için Psikiyatr Dr.Bülent Demirbek

Çanakkale’de Shakespeare’den de Öteye için Yonca Kalkan

Neden Bir Cevap Yok için Prof.Dr. Süleyman Dönmez

Zihinlerin Zinciri: Düşüncenin Hapsi için Hadi sağlam

Neden Bir Cevap Yok için Doç Dr Vaner Koksal

Ayın Konusu: 2023 Seçim Değerlendirmesi (12)

Ayın Konusu: 2024 Yerel Yönetim Seçim Sonuçlarının Değerlendirilmesi (13)

Ayın Konusu: Acil Durumlara Hazırlıklı mıyız? (11)

Ayın Konusu: Adaletin Üstünlüğü (25)

Ayın Konusu: Ahlak, Adalet ve Bilim İlişkisi (14)

Ayın Konusu: Akademik Kültürde Kaybedilen Değerler (15)

Ayın Konusu: Akademik Yayınlarda Hakemlik (13)

Ayın Konusu: Akademisyenden Üniversite Öğrencilerine Tavsiyeler (22)

Ayın Konusu: Akademisyenlerde Motivasyon Eksikliği (15)

Ayın Konusu: Akademisyenlerin 2023 Seçimine Bakışı (11)

Ayın Konusu: Anayasa Değişikliği (8)

Ayın Konusu: Asistan Eğitimi; Sorunlar – Çözümler (19)

Ayın Konusu: Bilim-Din İlişkisi (18)

Ayın Konusu: Bilim-Siyaset İlişkisi (16)

Ayın Konusu: Bilim, Din, Sanat Dili: Türkçe (13)

Ayın Konusu: Bilinç oluşturmak \ Algı yönetmek (11)

Ayın Konusu: Bir Temel Sorun Olarak: AHLAK (22)

Ayın Konusu: Bir Temel Sorun Olarak: EŞİTLİK ANLAYIŞIMIZ (16)

Ayın Konusu: Bir Temel Sorun Olarak: YALAN (20)

Ayın Konusu: Cezasızlık Algısı (12)

Ayın Konusu: Covid-19 Pandemisinin İnsanlığa Mesajları (32)

Ayın Konusu: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (12)

Ayın Konusu: Cumhuriyet ve Demokrasi (17)

Ayın Konusu: Doğrudan Demokrasi (12)

Ayın Konusu: Dünyadaki Siyasi Süreçler ve Türkiye (7)

Ayın Konusu: Enflasyon: Nedenleri ve Çözüm Önerileri (9)

Ayın Konusu: Fikri; Üretme Hakkı ve İfade Hürriyeti (29)

Ayın Konusu: Gelir Dağılımı (14)

Ayın Konusu: Haksız Kazanç (12)

Ayın Konusu: Hegemonya (11)

Ayın Konusu: İklim Değişikliği (11)

Ayın Konusu: İnsanın Çoğaltma ve Biriktirme Tutkusu (17)

Ayın Konusu: İstişare (25)

Ayın Konusu: Kumar – Bahis (9)

Ayın Konusu: Kuraklık: Türkiye’nin Su Yönetiminde Acil Ne Yapılmalı? (9)

Ayın Konusu: Liyakat (36)

Ayın Konusu: Milli Güvenlik Sorunlarımız (5)

Ayın Konusu: Milli Güvenlik Sorunu Olarak: "Geleneksel Din Anlayışı" (7)

Ayın Konusu: Milli Güvenlik Sorunu Olarak: “Liyakatli İnsan Yetiştirme” (23)

Ayın Konusu: Milli Güvenlik Sorunu Olarak: “Nüfus Artış Hızı” (5)

Ayın Konusu: Nasıl Bir Akademisyen? (17)

Ayın Konusu: Nasıl Bir Anayasa? (12)

Ayın Konusu: Nasıl Bir Belediye Başkanı? (15)

Ayın Konusu: Nasıl Bir Eğitim Sistemi? (19)

Ayın Konusu: Nasıl Bir Üniversite? (41)

Ayın Konusu: NATO (5)

Ayın Konusu: Nisâ Suresi 75. Ayet ve Müslümanlar (9)

Ayın Konusu: Oku’mak-Yaz’mak: Nasıl Anlamalı? (12)

Ayın Konusu: On Emir ve Yahudiler (8)

Ayın Konusu: Sağlık Sistemimizin Değerlendirilmesi (12)

Ayın Konusu: Siyasal Süreçler ve Tövbe (6)

Ayın Konusu: Sosyal Medya (13)

Ayın Konusu: Toplumsal Barışın Tesisi! Ama Nasıl? (18)

Ayın Konusu: Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. Yılı (24)

Ayın Konusu: Türkiye ve Bilim (12)

Ayın Konusu: Türkiye'de "Planlama Sistemi": Sorunlar ve Çözüm Önerileri (13)

Ayın Konusu: Türkiye'nin "'İran Siyaset'i" Ne Olmalı? (7)

Ayın Konusu: Türkiye'nin En Temel Sorunu ve Çözüm Önerileri (16)

Ayın Konusu: Üniversitelerimizde İnterdisipliner Çalışma Kültürü (12)

Ayın Konusu: Uyuşturucu Sorunu (14)

Ayın Konusu: Yapay Zeka (13)

Ayın Konusu: Yazarların Gözünden Akademik Akıl Platformu (11)

Ayın Konusu: Yeni Doçentlik Başvuru Şartları (11)

Ayın Konusu: Yenidoğan (Hastane) Çetesi ile İlgili Değerlendirmeler (11)

Güzel Sanatlar ve Tasarım (26)

İktisadi ve İdari Bilimler (150)

İnsan ve Toplum Bilimleri (12)

Sağlık Bilimleri (49)

Sosyal Medya Hesaplarımız

Bilgi paylaştıkça artar, fikir paylaştıkça gelişir.

Bir Acil Hekiminin Rüyaları 1: “Kahve Kokusu” Mart 23, 2026

Bir Acil Hekiminin Rüyaları 1: “Kahve Kokusu”

Laboratuvar Hayvanları Ünitelerinde Akılcı İlaç Kullanımı Mart 23, 2026

Laboratuvar Hayvanları Ünitelerinde Akılcı İlaç Kullanımı

Ortadoğu’da Termodinamik Çöküş: ABD-İsrail-İran Savaşı ve Jeopolitik Entropi Mart 23, 2026

Ortadoğu’da Termodinamik Çöküş: ABD-İsrail-İran Savaşı ve Jeopolitik Entropi

İran-İsrail-ABD Çıkmazının Sonu Mart 23, 2026

İran-İsrail-ABD Çıkmazının Sonu

Yazar olarak giriş yapın

Çıkış yapana kadar beni içerde tut.

@2024 - Akademik Akıl Tüm Hakları Saklıdır. Sitede yer alan makaleler kaynak gösterilmeden paylaşılamaz.

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

Bu websitesi kullanıcı deneyimini iyileştirmek için arkaplan datalarını anonim olarak tutmaktadır. Kabul etmek için yandaki butona tıklayabilirsiniz. Kabul Et KVKK Aydınlatma Metni


© Akademik Akıl