menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir Acil Hekiminin Rüyaları 1: “Kahve Kokusu”

25 0
23.03.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"

Bir Acil Hekiminin Rüyaları 1: “Kahve Kokusu”

Sabahın erken saatleriydi. Hastanenin acil servisinde saat hiçbir zaman duvardaki rakama göre işlemez; orada zaman, monitörlerin ötüşüne, oksijen akışının hışırtısına, sedye tekerleklerinin zeminde bıraktığı metalik sese göre akar. O sabah da öyleydi. Gün yeni başlamıştı ama servis çoktan yorulmuş gibiydi. Gece, üstüne sabahı da alıp gitmemiş; aksine bütün ağırlığını koridorlara, odalara, yüzlere bırakmıştı.

Acilin kritik alanına girdiğimde ilk hissettiğim şey, havanın yoğunluğuydu. İnsan bazen bir yerin gerginliğini gözleriyle değil, ciğerleriyle fark eder. Orada hava yalnızca solunan bir şey değildi; aynı zamanda taşınan bir yüktü. Üç hasta ventilatör desteği altındaydı. Biri entübe, biri zor sınırda tutunuyor, öteki ise non-invaziv ventilasyonla hayata tutunmaya çalışıyordu. Maskelerin plastik kokusu, hastane dezenfektanının ağır kokusuna karışıyor; bunların arasına bir tür çürüme hissi siniyordu. Bu hissin kaynağını çok geçmeden öğrendim.

Yaşlı bir hasta vardı. Non-invaziv ventilasyon uygulanıyordu. Solunumu zahmetliydi, bakışı bulanıktı. Yalnızca hasta değildi; aynı zamanda bakımsızlığın, terk edilmişliğin ve yoksulluğun bedende aldığı biçimlerden biriydi. Sonra fark edildi ki bitlenmişti. “Bitlenmiş” kelimesi bazen tıpta yalnızca bir tanımlama gibi durur ama bazı durumlarda bir insanın hayat hikâyesi kadar ağır gelir. Bu hastada öyleydi. Başının çevresine bez sarılmıştı; sözde bitler etrafa yayılmasın diye. Saçlarının kesilmesi için berber çağrılmıştı. Berber gelecekti. Acil servisin ortasında, kritik hastaların içinde, ventilatör desteği altında izlenen yaşlı bir kadın için berber bekleniyordu. İnsanın aklı, bazı manzaralar karşısında önce anlamayı reddediyor.

Aynı alandaki altı sedyede de genel durumu bozuk hastalar yatıyordu. Onlardan biri septik görünüyordu, biri ciddi solunum sıkıntısı içindeydi, bir başkasının dolaşımı bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu. Diğer odalar da doluydu. Kısacası o sabah acil servis, yalnızca kalabalık değildi; yoğun, kırılgan ve tehlikeliydi. Her şeyin aynı anda ters gitme ihtimali vardı ve böyle anlarda sistemin ne kadar sağlam olduğu değil, ne kadar çürük olduğu ortaya çıkar.

Ben bu düşüncelerle alana bakarken, fiilen orada sadece bir hemşire vardı: Aysun. Saçlarını iki kat koruyucu örtüyle sarmıştı. Gözleri yorgundu ama eli işteydi. İnsan bazen bir meslek ahlakını uzun cümlelerde değil, başına geçirdiği ikinci bir bone katında görür. Aysun’da öyle bir şey vardı. Korkuyordu belli ki; bit bulaşmasından da korkuyordu, yalnız kalmaktan da. Ama yine de işini yapıyordu. Onun dışında bir genç hemşire yardım etmeye çalışıyordu; bir de üç intern vardı. Öğrenciler… Daha hastanenin dilini tam öğrenmeden hastanenin yükünü taşımaya mecbur bırakılan, beyaz önlükleri daha ütüsünü kaybetmemiş çocuklar. Ve ortada, hepsi kritik durumda olan hastalar vardı.

O an içimden geçen ilk cümle şuydu: “Bu alan şu anda emanet duruyor.”

Bazı sabahlar olur, insan kliniğe değil de bir fırtınanın kıyısına gelmiş gibi hisseder. Her şey yerinde görünür ama hiçbir şey gerçekten yerinde değildir. O sabah da öyleydi. Hastaların başında olması gereken düzen, görev dağılımı, kontrol hissi yoktu. O yoğunluğun içinden bir anlığına uzaklaşıp başka bir işle ilgili hemşire odasına doğru yürüdüm. Belki de içimde, “Herhâlde bir kısmı içeride hızlıca bir şey planlıyordur,” gibi saf bir beklenti vardı. Hastane insanı çoğu zaman umudunu bilgiye değil, ihtimale yaslayarak yaşatır.

Kapıya yaklaşırken içeride sesleri duydum.

Önce yanlış duyduğumu sandım. Sonra kahve kokusu geldi. Yoğun, kesif, rahat bir kahve kokusu. O koku, dışarıdaki maskelerin plastik kokusundan, oksijenin soğukluğundan, terle karışmış gerginlikten tamamen farklı bir dünyaya aitti. Kapıyı araladım.

İçeride kalabalık vardı.

Servisin sorumlu hocası Nermin Hoca ile birlikte servis sorumlu hemşiresi Hülya ortadaydı. Hastanenin üst kademesinden gelen başka bir sorumlu hemşire de oradaydı. Diğer hemşireler toplanmıştı. Kimi sandalyede oturuyor, kimi ayakta duruyor, kimi elindeki karton bardaktan kahvesini yudumluyordu. O kadar doluydu ki oda; içeride neredeyse oturacak yer kalmamıştı. Ayakta kalanlar bile vardı. Ama dışarıda kritik alan boş gibiydi. Boş değil, terk edilmişti demek daha doğru olur.

Kapının eşiğinde kısa bir an durdum. Bazen insan öfkesini hemen hissetmez; önce zihni gördüğü şeyin gerçekliğini sınar. Benim de öyle oldu. Gözüm içeride dolaşırken, bir yandan biraz önce kritik alanda gördüğüm yaşlı kadının başındaki sargı aklıma geldi. Berber bekleyen hasta. Solunum desteği alan, başı sarılmış, bitlerin dolaştığı yaşlı kadın. Sonra altı sedyedeki ağır hastalar. Sonra Aysun’un iki kat örtüyle kapatılmış saçları. Sonra üç intern. Sonra kahve kokusu.

Bir odanın içinde bu kadar rahatlık, dışarıdaki ağırlığa rağmen nasıl mümkün olabiliyordu?

Ben içeri girdiğimde sohbetin tonu bir an değişir gibi oldu, sonra yeniden gevşedi. Hastane içindeki bazı insanlar, bir şeyin yanlış olduğunu fark ettiklerinde onu düzeltmek yerine o yanlışı normalleştirecek bir cümle arar. Çünkü bazı cümleler yalnızca konuşmak için değil, vicdanı susturmak için kurulur. O odada da böyle bir hava vardı. Alandaki bitli hastanın izolasyonu nasıl yapılacak, kritik hastaların güvenliği nasıl sağlanacak, personel dağılımı yeniden düzenlenecek mi, birileri geri dönecek mi… Bunların hiçbirine dair görünür bir kaygı yoktu. Olan şey sohbetti. Muhabbetti. Kahveydi. Odanın o sabahki asıl işlevi koordinasyon merkezi değil, toplu mola salonuydu.

İnsan bazı zamanlar bir kurumu, en şık toplantı salonunda değil, en sıradan gevşekliğinin içinde tanır.

İçimden geçenleri bastırmaya çalıştım. Ama o sırada içeriden biri, yarı alaycı, yarı küçümseyici bir ses tonuyla, benim gibi düşünen biri için bir şeyler söyledi. Adımı anmadı belki, ama o tür cümlelerde isim önemli değildir; hedef bellidir. “Boş verin onu,” dedi biri, “yine bir şeye takmıştır.” Sonra bir başkası gülümsedi. Hafif bir kahkaha oldu. O cümlede beni asıl yaralayan şey küçümsenmek değildi. Asıl mesele, bir insanın, sahada gördüğü tehlikeyi dillendirdiği için değil de ‘abarttığı’ düşünüldüğü için kenara itilmesiydi. Yani sorun, sorun olmaktan çıkarılıp karakter meselesi haline getiriliyordu. Böylece sistem rahatlıyordu: Aksayan düzen yoktu; sadece fazla hassas birileri vardı.

Kurumsal çürümenin en pratik savunma mekanizması budur: Uyarıyı değersizleştirmek.

İçeri daha fazla kalmadım. Çıktım. Koridora geri döndüm. Servisin sesi tekrar yüzüme çarptı. Monitörler ötüyordu. Hastalar oradaydı. Bitli yaşlı kadın oradaydı. Aysun oradaydı.........

© Akademik Akıl