“Dayatılan” laiklik değildi
Türkiye'de sonu gelmeyen tartışmalardan biri de laiklik tartışmasıdır. Geçtiğimiz hafta bu tartışma bu kez de Lena Salaymeh isimli bir akademisyenin Serbestiyet sitesine verdiği röportajla alevlendi. Fakat Türkiye’de adet olduğu üzere sadece “alevlendi”, ortamın ısısını ve tansiyonunu yükseltmekle kaldı, içeriğe dair pek de kayda değer bir tartışma olmadı. Gerçekten de Salaymeh o röportajda tartışmalı, olgusal zemini pek de sağlam olmayan, yoruma açık birçok şey söyledi ama gene Türkiye’de adet olduğu üzere tepkilerin çoğu hakaret düzeyinde kaldı, konunun önemine yakışan ağırbaşlı cevaplar görebildiğim kadarıyla oldukça azdı.
Bu yazının da ne niteliği ne boyutu o röportajı veya genel anlamda laiklik meselesini bütünlüklü bir şekilde ele almaya yetmez. Fakat bu vesileyle Türkiye’deki laiklik tartışmalarına dair bir iki temel noktayı hatırlatmakta fayda olabilir.
Bir ayrım yapmakla başlamak yerinde olur; şöyle ki, bazıları farkında olarak bazıları olmayarak evrensel bir ilke ve düşünce olarak laiklikle, Osmanlı’dan Türkiye’ye laiklik tartışmalarını bir ve aynı şeymiş gibi tartışıyor, anlatıyor ve karşılarındakinin söylediğini de bu aynılık çerçevesi içine yerleştiriyor. Halbuki, İsa’nın "Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya, Sezar’ın hakkı Sezar’a” sözünden tutun da St. Augustine’in “city of God” (Tanrı’nın Şehri) “city of man” (insanın şehri) karşılaştırmasına, Aydınlanma’ya, Fransız Devrimi’ne kadar laiklik düşüncesinin uzun bir tarihi var. Türkiye’nin laiklik tarihi ise, tabii ki Türkiye dışı bağlamlarla benzeşen tarafları olmasına rağmen kendine özgü. Belli bir cenah, bu böyle değilmiş gibi Türkiye Cumhuriyeti’ndeki laiklik uygulamalarına eleştirel yaklaşımları, sanki bir bütün olarak laiklik ilke ve düşüncesine karşı olmak, hatta İslamcı siyaseti desteklemek olarak çerçeveliyorlar.
Bir kerede açıkça söylemek gerekirse, Türkiye’de laiklik adına yapılanların yanlış, eksik veya tutarsız olduğunu........
