Cehalet Kavramı ve İncelenmesi
Cehalet (bilgisizlik) çoğu zaman sadece bir şeyleri bilmemek anlamıyla düşünülür. Oysa tarih boyunca cehalet kavramı, basit bir bilgi eksikliğinden çok daha derin ve çok boyutlu anlamlar taşımaktadır. Dilimizde Arapça kökenli cehalet kelimesinin anlamlarına baktığımızda, yalnızca habersiz olma değil, aynı zamanda öfke, taşkınlık, kaba ve sınır tanımaz davranış gibi ahlaki ve duygusal boyutlar da içerdiğini görürüz. Nitekim Cahiliye (İslam öncesi cehalet dönemi) terimi, sadece bilgisizliği değil, aynı zamanda hoyratlık ve ölçüsüzlük dönemini ifade eder.
Cehalet kelimesi Arapça “cehl” kökünden gelir ve bu kökün anlam dünyası, yalnızca “bilgisizlik” ile sınırlı değildir. Arap dilinde cehl, ilmin zıddı (bilgisizlik) anlamına geldiği gibi, aynı zamanda hoyratlık, öfke ve ölçüsüzlük anlamları da taşır. Klasik Arap dilcileri “cehele” fiilinin iki temel anlamı olduğunu belirtir, biri bir şey hakkında bilgi sahibi olmamak, diğeri ise bir taşkınlık içinde davranmaktır. Buna göre cehalet, sadece zihnin boş kalması değil, öfkeye kapılarak haddini aşan bir tavır da olabilir. Nitekim cehl fiili Arapça’da “birine karşı zorbalık etti, kaba ve mantıksız davrandı” şeklinde de kullanılır bu anlamıyla cehaletin tam karşıtı, öfke dürtüsünü dizginleme erdemi olan hilm (sakin olmak, ağırbaşlılık) kabul edilir.
Bu tarihsel bağlam, cehalet söz konusu olduğunda Doğu dillerindeki derin vurguyla Batı dillerindeki kullanım arasındaki farka da işaret eder. Örneğin Fransızcada veya İngilizcede ‘’ignorance ‘’genellikle yalnızca “bilgisizlik, habersizlik” anlamına gelir. Oysaki Arapça kökenli cehalet, klasik metinlerde “akılsızlık, terbiyesizlik, zorbalık” gibi toplumsal ve ahlaki hataları da anlatır. İslamiyet öncesi Cahiliye Devri tanımlaması, halkın sadece doğru bilgiye sahip olmamasını değil, aynı zamanda öfke ve ölçüsüzlüğün hüküm sürdüğü bir toplumsal düzeni anlatır. Sonuç olarak, cehalet kavramı kökeninde yalın bir bilgisizlik halinden ziyade, bilgisizliğin doğurduğu yanlış hüküm verme, duygusal denetimsizlik ve yozlaşmış davranış biçimlerini de kapsar. Bu dilsel ve kültürel arkaplan, cehaleti detaylı bir kavram olarak ele almamız gerektiğini gösterir.
Gündelik dilde âlim kelimesi çok bilen, cahil ise az bilen (ya da hiç bilmeyen) kimseyi tanımlamaktadır. Ne var ki, gerçek anlamda bilgili olmak ile cahil kalmak arasındaki fark sadece bilgi miktarıyla ölçülemez. Âlim kişi, bilgi birikiminin yanı sıra öğrendiklerinin sorumluluğunu taşıyan, hakikate ve erdeme bağlı kişidir. Cahil kişi ise çoğu zaman bilgisizliğinin farkında olmayan veya önemsemeyen, dolayısıyla yanlışa sapmaya daha meyilli kimsedir. Bu ayrım, ahlaki bir farklılığı da içerir. Gerçek âlim, bildikçe tevazu sahibi olur ve bilgisini iyiye kullanmaya çalışır, cahil ise bilmediği halde bildiğini sanarak kibir gösterebilir veya öğrenme sorumluluğundan kaçabilir.
Bu kavramdan atasözlerimizde de bahsedilmiştir. “Âlimle otur, kuru ekmek ye; cahille oturup bal yeme” diyen atasözü, bilginin getirdiği edep ve anlayışın, cehaletin kabalığıyla kıyaslanamayacak kadar değerli olduğunu anlatır.
Bu noktada cehaleti eğitim düzeyiyle doğrudan ilişkilendirmemek gerektiğini de anlamalıyız. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, hakiki bilginin diploma ile ölçülemeyeceğini ifade ederken, cahil kavramının aslında hakikatten kopuk olma anlamına geldiğini vurgulamıştır. 1923’te yaptığı bir konuşmada Atatürk şöyle der:
“Biz cahil dediğimiz vakit, mutlaka mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğim ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okuma yazma bilmeyenlerden de bilhassa sizlerin içinizde görüldüğü gibi hakikati gören hakiki âlimler çıkar.”
Cehaletin Dereceleri
Cehalet tekdüze bir olgu değildir ve farklı dereceleri ve türleri vardır. Klasik kaynaklar cehaleti genellikle üç başlıkta ele alır.
Basit cehalet (cehl-i basit): Kişinin bir konuda bilgisi yoktur, ama bilmediğinin farkındadır. Yani bilgisiz olduğunu bilen bir cehalet halidir. Bu durumda kişi öğrenmeye açıktır; eksiğini kabullenip gidermeye çalışabilir. Basit cehalet, insanoğlunun aslında kaçınılmaz bir durumudur çünkü hiç kimse her şeyi bilemez. Önemli olan, eksikliğini idrak edebilmek ve öğrenme niyetine sahip olmaktır. Bilge kişiler de bir noktada cehaletlerinin sınırlarını kabul ederek öğrenmeye başlamışlardır; hatta “Ben sadece bir şey biliyorum, o da hiçbir şey bilmediğimdir” diyen Sokrates, bu farkındalık sayesinde bilgelik yoluna girmiştir.
Bileşik (karmaşık) cehalet (cehl-i mürekkep): Burada kişi bir konuda bilgisi olmadığının farkında değildir; tam tersine kendini bilgili zanneder. Yani bilgisiz olduğu halde bunu bilmeyen, hatta yanlış bildiğini doğru sanan bir hal içindedir. Bu seviye, cehaletin çok daha tehlikeli boyutudur. Çünkü kişi bilmediğini bilmediği için öğrenmeye kapalıdır; yanlış bir kanaati doğru kabul ettiğinden, hatasını düzeltme ihtiyacı da duymaz. Halk arasında “cahil cüretkâr olur” sözü, işte bu mürekkep cehalet halini tarif eder. Yetersiz bilgiye sahip bireyler, kendi bilgi ve yeteneklerini abartma eğilimindedir, çünkü cehaletleri onlara bilmediklerini bile göstermez. Bileşik cehalete düşen kişi, eleştiriye de kapalıdır ve çoğunlukla inatçılık sergiler. Âşık Veysel’in dizelerinde “cahilin her sözünde kavga, niza var” oluşu tam da bu öğrenmeye kapalı, hatasını görmez cehaletin sosyal hayattaki yansımasını anlatır
Bilinçli cehalet (iradi cehalet ): Bu, cehaletin belki de en ilginç derecesidir. Kişi aslında öğrenebilecek durumdadır ve gerçeği öğrenme imkânı vardır, fakat özellikle öğrenmek istemez. Bir başka deyişle kişi, bilgiye ulaşma şansını kasten geri çevirir. Genellikle, öğrenilecek bilginin........
