Türk İstiklâl Harbi ve Dumlupınar Zaferi
30 Ağustos 1922'de kazanılan Dumlupınar Zaferi, Yunan ordusunun Anadolu'daki işgalini sona erdiren askerî sürecin kesin dönüm noktasıdır. Bu zafer, aynı zamanda Britanya Hükümet Başkanı Lloyd George'un Yakın Doğu siyasetini çökertmiş ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yolunu açmıştır.
Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak/ Dumlupınar Üniversitesi Rektörü
26 Ağustos 1922 sabahı Kocatepe'den başlayan Büyük Taarruz, beşgün içinde hem Yunan ordusunu hem de Birinci Dünya Savaşı sonrasında Anadolu için hazırlanan paylaşım planlarını parçaladı. Mustafa Kemal Paşa'nın başkomutanlığındaki Türk ordusu, 30 Ağustos'ta Dumlupınar'da Yunan kuvvetlerinin ana unsurunu kuşatarak etkisiz hâle getirdi. Bir yılı aşkın süredir büyük ölçüde hareketsiz görünen cephe çöktü; Türk ordusunun İzmir'e kadar ilerlemesinin yolu açıldı.
Dumlupınar'ın tarihî önemi, bir ordunun diğerini mağlup etmesinden çok daha büyüktür. Zafer, Ankara'daki Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'nin ülkenin geleceğini belirleme hakkını fiilen kabul ettirdi. Mudanya Mütarekesi'ne, Lozan Barış Antlaşması'na ve Cumhuriyet'in ilanına uzanan yol Dumlupınar'da açıldı.
30 Ağustos bu nedenle Türk askerî tarihinin parlak bir sayfası olmanın yanında, egemenliğini milletten alan bir siyasi hareketin halk desteği, güçlü teşkilatlanma, hazırlıklı ordu ve gerçekçi diplomasiyle emperyalist paylaşım düzenini değiştirebileceğinin tarihsel kanıtıdır.
Yedi düvele karşı yükselen millî irade
Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Osmanlı Devleti askerî, ekonomik ve siyasi bakımdan tükenmişti. Başkent işgal altındaydı. Ordunun önemli bir bölümü terhis edilmiş, silah ve cephaneler denetim altına alınmıştı. Anadolu'nun farklı bölgeleri İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan ve Ermeni kuvvetlerinin askerî veya siyasi baskısıyla karşı karşıyaydı.
10 Ağustos 1920'de Osmanlı hükûmetinin temsilcilerine imzalatılan Sevr Antlaşması, Anadolu'nun parçalanmasını ve Türk milletinin bağımlı bir siyasi yapı içinde bırakılmasını öngörüyordu. Antlaşma hukuken yürürlüğe girmedi. Osmanlı Meclisi tarafından onaylanmadı ve Ankara'daki Büyük Millet Meclisi tarafından kesin biçimde reddedildi. Buna rağmen Sevr, İngiltere, Fransa ve İtalya'nın başını çektiği paylaşım siyasetinin en açık belgesiydi. Amerika Birleşik Devletleri antlaşmanın tarafı değildi; ancak Washington'da Ermeni mandası ve bölgenin geleceği üzerine yoğun tartışmalar yürütülüyordu.
Anadolu'da başlayan direnişin başarıya ulaşması büyük fedakarlıklar sonucunda oldu. Millî kuvvetler işgal ordularının yanı sıra silah, para ve ulaşım yetersizliğiyle, İstanbul Hükûmeti'nin karşı tutumuyla, yerel ayaklanmalarla ve uzun savaşlardan yorulmuş bir toplumun tükenmişliğiyle mücadele etmek zorundaydı.
Mondros Mütarekesi'nin ardından bazı Osmanlı subayları Anadolu'nun farklı bölgelerinde silah, personel ve haberleşme ağlarını korumaya çalışmıştı. Fakat bu dağınık hazırlıkları ülke çapında ortak bir bağımsızlık hareketine dönüştüren gelişme, Mustafa Kemal Paşa'nın liderliğinde millî bir siyasi merkezin kurulması oldu.
Amasya Genelgesi'nde yer alan "Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" hükmü, yalnızca bir direniş programı değildi. Yeni devletin dayanacağı meşruiyet anlayışının da ilanıydı. Erzurum ve Sivas kongrelerinden 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisinin açılmasına uzanan süreç, askerî mücadeleyi millet iradesine dayandırdı.
Ankara artık yalnızca bir karargâh değildi. Kanun çıkaran, vergi toplayan, ordu kuran, dış ilişkiler yürüten ve milletin geleceği adına karar alan yeni devletin merkeziydi.
İstiklâl Harbi'nin başarısı tam da burada aranmalıdır: Ordu ile siyaset, cephe ile diplomasi, halkın fedakârlığı ile devlet teşkilatı aynı bağımsızlık hedefi etrafında birleştirildi.
Zaferi ordu-millet kazandı
Millî Mücadele'yi yalnızca birkaç büyük komutanın eseri olarak anlatmak tarihsel gerçeği eksik bırakır. Mustafa Kemal Paşa'nın liderliği ve Türk komuta heyetinin askerî yeteneği belirleyiciydi. Ancak zaferin arkasında savaşlardan yorgun düşmüş bir milletin olağanüstü fedakârlığı bulunuyordu.
Anadolu köylüsü ordunun insan gücünü sağladı; elindeki sınırlı ürünü, taşıma aracını ve hayvanını mücadele için seferber etti. Kadınlar cephane taşıdı, hastanelerde görev yaptı ve üretimi sürdürdü. Memurlar, öğretmenler, demiryolcular ve telgrafçılar yeni devletin haberleşme ve yönetim düzenini ayakta tuttu. Tekâlif-i Milliye emirleri, savaşın maddi yükünün bütün millet tarafından paylaşıldığını gösteriyordu.
Büyük Millet Meclisi de en ağır savaş şartlarında çalışmalarını sürdürdü. Ordunun yapısından hükûmetin yetkilerine, mali kaynaklardan dış politikaya kadar temel meseleler Mecliste ele alındı. Başkomutanlık yetkisi bile kanunla ve belirli sürelerle Mustafa Kemal Paşa'ya verildi.
Savaş alanında savunulan yalnızca toprak değildi. Misak-ı Millî, vatanın bütünlüğünü ve milletin kendi geleceği hakkında karar verme hakkını ifade ediyordu. Türk İstiklâl Harbi bu yönüyle hem bir kurtuluş savaşı hem de millî egemenliğe dayanan yeni devletin kuruluş mücadelesiydi.
Büyük Taarruz'un stratejisi
1921'de kazanılan Sakarya Meydan Muharebesi, Yunan ordusunun Ankara'ya ulaşma hedefini sona erdirmişti. Fakat Batı........
