On yıl sonra 15 Temmuz: Hafızayı muhafaza etmek, geleceği inşa etmek
15 Temmuz'un onuncu yılında sorulması gereken soru yalnızca “O gece ne oldu?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Bu milletin inancını, devletini, gençlerini, kurumlarını ve değerlerini istismar eden böylesi bir yapı nasıl ortaya çıktı, nasıl güç kazandı ve gelecekte benzer tehditlerin önüne nasıl geçilebilir?
Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan/ Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Rektörü, Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı
Bazı geceler vardır; takvimde yalnızca bir tarih olarak durmaz, bir milletin hafızasına, vicdanına ve istikbal tasavvuruna kazınır. 15 Temmuz 2016, Türkiye için böyle bir gecedir. Aradan geçen on yıl, o geceyi hafifletmedi; aksine onu daha serinkanlı, daha derinlikli ve daha çok boyutlu biçimde anlamamız için bize tarihsel bir mesafe kazandırdı.
Bugün 15 Temmuz'u yalnızca bastırılmış bir darbe girişimi olarak okumak eksik kalır. 15 Temmuz; teolojik, sosyolojik, psikolojik, hukuki, kültürel, sanatsal ve uluslararası boyutları olan büyük bir medeniyet hadisesidir. Çünkü o gece hedef alınan yalnızca seçilmiş siyasi iktidar değildi. Türkiye Büyük Millet Meclisi, millet iradesi, devletin kurumsal hafızası, toplumun dinî hassasiyetleri, gençlerin zihni, ailelerin güven duygusu ve bu milletin tarih boyunca taşıdığı istiklal şuuru hedef alınmıştı.
15 Temmuz gecesi Türkiye, dünya tarihinde eşine az rastlanır bir saldırıyla karşı karşıya kaldı: Kendi savaş uçakları tarafından bombalanan bir meclis. Bu saldırı, dışarıdan gelen bir işgal ordusunun değil; içeriden devşirilmiş, yıllarca dinî görünümlü bir yapılanma içinde örgütlenmiş, devletin kılcal damarlarına kadar sızmış bir yapının eseriydi. 253 vatandaşımız şehit oldu, binlerce insanımız gazi oldu. Fakat rakamların ötesinde asıl mesele şuydu: Bu teşebbüs yalnızca silahla değil; zihinle, inançla, itaat kültürüyle ve sahte kutsallık üretimiyle yürütülmüş bir iç işgal denemesiydi.
Bu nedenle 15 Temmuz'un onuncu yılında sorulması gereken soru yalnızca "O gece ne oldu?" sorusu değildir. Asıl soru şudur: Bu milletin inancını, devletini, gençlerini, kurumlarını ve değerlerini istismar eden böylesi bir yapı nasıl ortaya çıktı, nasıl güç kazandı ve gelecekte benzer tehditlerin önüne nasıl geçilebilir?
Bir gecenin çok katmanlı hakikati
15 Temmuz'u anlamak için önce onun klasik darbe tipolojilerine sığmadığını kabul etmek gerekir. Türkiye geçmişte darbeler, muhtıralar, vesayet girişimleri ve antidemokratik müdahaleler yaşamıştır. Ancak 15 Temmuz, bunlardan farklı olarak yalnızca askerî bir kalkışma değildi. Dinî söylemle kamufle edilmiş, küresel bağlantıları bulunan, psikolojik bağlılık mekanizmalarıyla örgütlenmiş ve devletin içinden devleti hedef almış bir yapının saldırısıydı.
Bu yapı ne sıradan bir cemaat ne de klasik anlamda bir örgüttü. Dinî kavramları, tasavvufi dili, eğitim imkânlarını, yardım faaliyetlerini, uluslararası okulları, medya araçlarını ve bürokratik kadrolaşmayı aynı anda kullanan hibrit bir yapılanmaydı. Bir yüzüyle masumiyet, hizmet, eğitim ve diyalog dili üretti; diğer yüzüyle mahrem yapılanmalar, gizli emir-komuta zincirleri, takiyye, örgütsel sadakat ve mutlak itaat sistemi kurdu.
Burada asıl mesele, dinin istismar edilmesidir. Çünkü bir toplumun en hassas alanı, onun kutsalla kurduğu ilişkidir. Kutsal olanın dili, eğer sahih bilgi, ahlak, şeffaflık ve eleştirel akılla birlikte yürümezse, en yüce kavramlar bile manipülasyon aracına dönüştürülebilir. 15 Temmuz'un bize öğrettiği en acı hakikatlerden biri budur.
Teslimiyetin istismarı ve düşüncesizliğin tehlikesi
Kur'an insana her daim akletmeyi, tefekkür etmeyi, tedebbür ve tezekkür etmeyi emreder. İslam itikadında insan, akıl sahibi ve hür olduğu için mükelleftir; yani sorumludur, yükümlüdür, hesap verebilir bir varlıktır. Bu sebeple din, insanın aklını iptal eden değil; aklı, kalbi ve vicdanı birlikte hakikate yönelten bir rehberdir.
Felsefe de bize insanı insan yapan şeyin yalnızca düşünme kabiliyeti değil, aynı zamanda sorgulama cesareti olduğunu öğretir. Sokrates'in "kendini bil" çağrısı ile Yunus Emre'nin insanın iç âlemine yaptığı davet, aslında aynı hakikate işaret eder: İnsan, kendi kabullerini, otoritelerini ve inanç dünyasını da muhasebe edebilmelidir.
15 Temmuz gecesi gördük ki insan sorgulama yetisini bir başka şahsa, bir gruba, bir lidere ya da kutsal görünüm verilmiş bir yapıya devrettiğinde artık kendi vicdanının değil, başkasının iradesinin taşıyıcısı hâline gelir.
Hannah Arendt'in totaliterlik analizlerinde dikkat çektiği "düşüncesizlik" meselesi burada ürpertici biçimde karşımıza çıkar. Kötülük çoğu zaman kendisini şeytani bir bilinçle değil; sıradan, mekanik ve sorgusuz bir itaatle üretir. Meclisi bombalayan pilot, sivile ateş açan asker, tankı milletin üzerine süren görevli, kendisini belki de "kutsal bir vazifenin" içinde görüyordu. Fakat sahte kutsallık, hakikatin değil; düşüncesizliğin, kör bağlılığın ve mutlak itaatin ürünüdür.
Bu nedenle 15 Temmuz'un en temel dersi şudur: Aklını, vicdanını ve iradesini bir başkasına teslim eden insan, yalnızca kendisini değil, içinde yaşadığı toplumu da tehlikeye atar. İnsan kalabilmenin şartı, iradeyi muhafaza etmektir.
Milletin Cevabı: İrade, Cesaret ve Vicdan
15 Temmuz gecesi meydanlara çıkan insanlar ise bunun tam zıddı bir cevap verdiler.........
