Bir süper gücün sınırları: ABD'nin Orta Doğu'da aşırı yayılması ve yanlış hesaplanan İran Savaşı
ABD ve İsrail, İran'ı "önleyici bir savaş"la denklemin dışına itmeyi hedeflemişti. Ancak son haftalarda yayımlanan analizler, Orta Doğu'da tek kutuplu Amerikan düzeninin ciddi bir sınavdan geçtiğini ve bölgesel dinamiklerin kökten değişmekte olduğunu gösteriyor. Peki, bu stratejik çöküşün temelinde hangi hesap hataları yatıyor?
Prof. Dr. Emel Topcu/ Akademisyen, Yazar
Hürmüz Boğazı'nda, 12 Temmuz sabahı. Oceanus adlı Liberya bandıralı petrol tankerinin kaptanı Ahmed el-Mehdi (isimler ve olay kurgusaldır), köprü üstünden ufku tarıyor. Önceki gece İran devriye botlarının projektörleri altında kalmış, telsizden "ilerlemeyin" ihtarı almıştı. Önceki gün ise İran Devrim Muhafızları'na (IRGC) ait hücumbotların boğazın güney rotasında "küme" halinde konuşlandığı haberleri gelmişti (AGBI, 1 Temmuz 2026). Birkaç gün önce ticari gemilere yönelik saldırıların ardından tahliye planları askıya alınmış, sigorta şirketleri savaş riski primlerini yeniden düzenlemeye başlamıştı (Middle East Eye, 2 Mart 2026). Artık eski rotalar kullanılmıyor; kimisi İran'ın telsizle belirlediği koridora yönelirken (Mehr News, 5 Temmuz 2026), kimisi Umman açıklarından geçen ABD korumalı alternatif bir hattı tercih ediyordu (Sky News Australia, 9 Temmuz 2026). Seyir ücretleri üç katına çıkmıştı. Şimdi, güvertesinde iki milyon varil ham petrolle, bir yandan sigorta şirketinin acil durum prosedürlerini okurken diğer yandan ailesine "her şey yolunda" mesajı atıyor. Kaptan el-Mehdi için bu kriz, Paul Kennedy'nin "aşırı yayılma" teorisinden ya da Stephen Walt'ın"tehdit dengesi" kavramından çok daha somuttu: Gemisini hangi rotadan geçireceği, varış limanındaki petrol fiyatını ve şirketinin sigorta ödemelerini doğrudan belirleyecekti. Kaptan el-Mehdi'nin yaşadığı bu gerilim, Washington ve Tel Aviv'in İran'a yönelik askeri baskı stratejisinin neden beklenmedik bir çıkmaza saplandığını anlamak için iyi bir başlangıç noktası.
ABD ve İsrail, İran'ı "önleyici bir savaş"la denklemin dışına itmeyi hedeflemişti. Ancak son haftalarda yayımlanan analizler, Orta Doğu'da tek kutuplu Amerikan düzeninin ciddi bir sınavdan geçtiğini ve bölgesel dinamiklerin kökten değişmekte olduğunu gösteriyor. Peki, bu stratejik çöküşün temelinde hangi hesap hataları yatıyor? Washington ve Tel Aviv, İran'a müdahale ederken hangi yanılgılara kurban gitti?
ABD ve İsrail'in savaş stratejisi dört temel varsayıma dayanıyordu. Ancak her biri, Washington'ı çıkmaza sürükleyen birer yanılgıya dönüştü ve bölgesel dengeleri kalıcı olarak değiştirdi.
Birinci illüzyon: Stratejik yanılgı - İran tek adam yönetimi zannı
Washington'ın temel stratejik yanılgısı, İran'ı çevresindeki diğer rejimler gibi lider merkezli, tek adama dayalı klasik bir diktatörlük zannetmesiydi. Hamaney'in tasfiyesinin rejimi çökerteceğine inandı. Oysa İran öyle kolay devrilen bir domino değil; gücün Devrim Muhafızları, Ulusal Güvenlik Konseyi, Cumhurbaşkanlığı ve Uzmanlar Meclisi arasında paylaşıldığı bir mozaik. 2024'te Hamaney hastalandığında bile bu mozaiğin parçaları yerinden oynamadı; rejim kriz yönetiminde hiç zorlanmadı.
İşte bu yanlış varsayım, savaşın kısa ve kolay olacağı hayalini yarattı. Oysa İran'ın mozaik yapısı, "lideri öldür, gerisi hallolur" formülünü geçersiz kıldı. Kısa süreceği varsayılan operasyon, kara savaşına dönüşme ihtimali taşıyor. TASS tarafından 14 Temmuz 2026'da aktarılan ve bağımsız olarak doğrulanamayan ve CENTCOM'a dayandırdığı bilgiye göre Orta Doğu'daki Amerikan asker sayısı 50 bini aştı. Çıkış yolu ise görünmüyor. İşte bu noktada, savaşın uzaması ve maliyetlerin katlanması, Paul Kennedy'nin 1987'deki uyarısını gündeme getiriyor: Bir imparatorluk, askeri taahhütleri ekonomik tabanını aştığında çöker. 2001 sonrası Orta Doğu operasyonlarının maliyeti 8 trilyon doları buldu (Brown University, 2025). İran çatışmasının günlük maliyetinin milyarlarca dolar seviyesine ulaşabileceği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Washington, kendi kıyılarından binlerce kilometre uzakta bu kara savaşını finanse ederken, İran'ı yanlış okumanın bedeli her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Stratejik yanılgı uzayan savaşı, uzayan savaş ekonomik aşınmayı, ekonomik aşınma ise Kennedy'nin öngördüğü çöküşü getiriyor.
İkinci illüzyon: Halkın desteği ve "kurtuluş" yanılgısı
Washington'ın en büyük stratejik körlüğü, İran halkının sosyo-politik reflekslerini yanlış okumasıydı. ABD, yıllardır yaptırımlar altında ezilen ve rejimden bıkmış kitlelerin, dışarıdan gelecek askeri müdahaleyi bir "kurtuluş" olarak karşılayıp ayaklanacağını varsaydı.
Ancak bombardıman başlar başlamaz bu hayal çöktü. Dış tehdit, iç fayı anında kapattı; rejim karşıtı protestolar bıçak gibi kesildi. Halk, varoluşsal refleksle "bayrak etrafında toplandı." Şubat'ta zirveye ulaşan muhalif eğilim, İran'ın bombalanmasıyla birlikte keskin biçimde geriledi. En muhalif kesimler bile seferberlik çağrılarına kulak verdi. Hatta daha da çarpıcı olanı, yıllardır sürgünde yaşayan bazı muhalifler dahi ülkelerine geri dönerek ulusal savunma safında yer aldı.
Trump'ın, öldürülen generalin cenazesindeki kitleleri görünce sarf ettiği "Cenazede ağladıklarını görünce şaşırdım, herhalde sahte gözyaşlarıdır" sözü, Washington'un bölge sosyolojisindeki zihinsel kopukluğu özetliyor.
Bu durum, Stephen Walt'un "Tehdit Dengelenmesi" teorisini doğruluyor. Walt'a göre devletler ve toplumlar yalnızca kaba güce göre değil, algılanan tehdide göre hareket eder. Saldırgan niyet, coğrafi yakınlık ve askeri kapasite bir araya geldiğinde, ABD-İsrail'in hamleleri İran halkı tarafından doğrudan "varoluşsal tehdit" olarak kodlandı. Ortak tehdit belirdiğinde iç muhalefet askıya alındı; toplum dış düşmana karşı birleşti.
Aynı saldırgan niyeti kendileri için de tehdit olarak okuyan Körfez ülkeleri ise Washington'dan uzaklaşıp kendi güvenlik dengelerini aramaya başladı.
Üçüncü illüzyon: Hürmüz'ün kontrol edilebilirliği
Thomas Schelling'in caydırıcılık kuramı, zayıf aktörlerin güçlü rakibe "kabul edilemez maliyet" yükleyerek üstünlük kurabileceğini söyler. İran, Hürmüz Boğazı üzerinden tam da bunu yaptı. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20'sinin (günlük ortalama 20-21 milyon varil) geçtiği bu dar boğazda Tahran, yalnızca kendi tankerlerini değil, gerektiğinde Suudi, Katar veya Umman gemilerini de hedef alabileceğini gösterdi. Haziran sonu ile Temmuz ortası arasında çeşitli ticari geminin İran devriyeleri tarafından durdurulduğu veya uyarı ateşine maruz kaldığı rapor edilmiştir (AGBI, 1 Temmuz 2026). Bu hamleler, ABD 5. Filosu'nun teknolojik üstünlüğünü etkisizleştirirken, petrol fiyatlarına da önemli ölçüde yansıdı. Nisan-Mayıs 2026'daki sıcak çatışma ve abluka sürecinde petrol fiyatları savaş riski primi nedeniyle sert biçimde yükseldi. Haziran ayındaki geçici mutabakat (MOU) ile fiyatlar 70-80 dolar bandına gerilese de, Temmuz 2026 ortasında Trump'ın Hürmüz'den........
