AİHM kararları bağlamında ifade özgürlüğü, kutsala saygı ve mizah
Mizahın tabiatı gereği eleştirel, zaman zaman sarsıcı ve provokatif olduğu kabul edilir. Ancak her mizah aynı zamanda hukuk tarafından korunan bir ifade midir? Bir dinin kutsallarını hedef alan her söylem "eleştiri" olarak mı değerlendirilmelidir; yoksa belirli bir noktadan sonra "hakaret" niteliği mi kazanır? Bu soruların cevabı yalnızca hukukî değildir. Aynı zamanda ahlâkî, kültürel ve dinî boyutları da vardır.
Prof. Dr. Bülent Şenay/ Bursa Uludağ Üniversitesi
İfade özgürlüğü, çağımızın en temel hukukî ve ahlâkî tartışmalarından biridir. Bu tartışmanın merkezinde ise iki meşru değerin birbiriyle nasıl dengeleneceği sorusu yer almaktadır: Bir tarafta bireyin düşüncesini açıklama özgürlüğü, diğer tarafta ise insanların dinî inançlarına ve kutsallarına duyduğu saygının korunması.
Bu gerilim özellikle mizah söz konusu olduğunda daha da belirgin hâle gelir. Mizahın tabiatı gereği eleştirel, zaman zaman sarsıcı ve provokatif olduğu kabul edilir. Ancak her mizah aynı zamanda hukuk tarafından korunan bir ifade midir? Bir dinin kutsallarını hedef alan her söylem "eleştiri" olarak mı değerlendirilmelidir; yoksa belirli bir noktadan sonra "hakaret" niteliği mi kazanır?
Bu soruların cevabı yalnızca hukukî değildir. Aynı zamanda ahlâkî, kültürel ve dinî boyutları da vardır.
Bir kimsenin kendi inançlarına yönelik bir şakadan incinmesi veya aşağılanmış hissetmesi son derece anlaşılabilir bir durumdur. İnsanların dinî aidiyetleri, sadece entelektüel kanaatlerinden ibaret değildir; aynı zamanda kimliklerinin, manevî dünyalarının ve toplumsal aidiyetlerinin önemli bir parçasıdır. Dolayısıyla dinî değerlere yönelik bir mizahın bazı insanlar üzerinde hakarete uğramışlık hissi oluşturması mümkündür.
Bununla birlikte, bireyin duyduğu öznel rahatsızlık tek başına yapılan mizahın hukukî anlamda hakaret olduğu sonucunu doğurmaz. Hukuk, kişisel incinmişlik duygusuyla değil, objektif ölçütlerle hareket etmek zorundadır. Aksi hâlde ifade özgürlüğünün sınırları, toplumdaki en hassas bireyin algısına göre belirlenmiş olur ki, bu durum demokratik toplum düzeniyle bağdaşmaz.
Tam da bu noktada asıl mesele ortaya çıkmaktadır: Eleştiri ile hakaret arasındaki sınır nerede başlamaktadır?
Bu soru yalnızca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin değil, çağdaş anayasa hukukunun ve siyaset felsefesinin de temel meselelerinden biridir. Çünkü ifade özgürlüğü, ne felsefede ne de çağdaş insan hakları hukukunda mutlak bir hak olarak kabul edilmektedir. Her özgürlük gibi onun da başkalarının hak ve özgürlükleriyle dengelenmesi gerekir.
Aynı ilke Müslümanlar bakımından da geçerlidir. Çoğulcu ve seküler bir toplumda yaşayan Müslümanlar, kendi dinlerine yönelik her eleştiri veya mizahı otomatik olarak hakaret kategorisine yerleştiremezler. Nasıl ki başkalarından kendi inançlarına saygı bekliyorlarsa, başkalarının düşünce ve ifade özgürlüğüne de hukuk düzeninin çizdiği sınırlar içinde tahammül göstermek durumundadırlar. Saygı tek taraflı bir talep değil, karşılıklı bir hukuk ve ahlâk ilişkisidir.
Bu nedenle cevaplanması gereken temel soru şudur:
Demokratik bir hukuk devletinde ifade özgürlüğünün sınırı nerede çizilmelidir?
Bu yazı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatlarını, Türk hukukunu ve İslam'ın temel kaynaklarını birlikte değerlendirerek bu soruya cevap aramaktadır.
Eleştiri ile hakaret arasındaki ince çizgi
İfade özgürlüğünün sınırları tartışılırken en çok karıştırılan kavramların başında eleştiri, mizah, tahkir ve hakaret gelmektedir. Oysa demokratik hukuk düzenlerinde bu kavramlar aynı anlamı taşımaz. Bir düşüncenin sert biçimde eleştirilmesi ile belirli bir inanç grubunu aşağılamayı amaçlayan saldırgan bir söylem arasında hukuk bakımından önemli bir fark bulunmaktadır. Bu fark gözetilmediğinde, ya ifade özgürlüğü gereğinden fazla daraltılmakta ya da din ve vicdan özgürlüğü gereği gibi korunamamaktadır.
Türkiye'nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), bu iki temel hakkı birbirine rakip değil, birlikte korunması gereken haklar olarak düzenlemiştir. Sözleşmenin 9. maddesi din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alırken, 10. maddesi düşünceyi açıklama ve ifade özgürlüğünü korumaktadır. Esasen mesele, bu iki hakkın hangisinin üstün olduğu değil; somut olaylarda aralarında nasıl adil bir denge kurulacağıdır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) yerleşik içtihadı da tam bu noktada önem kazanmaktadır. Mahkeme, dinlerin, dinî kurumların ve kutsal kabul edilen değerlerin eleştirilebileceğini ilke olarak kabul etmektedir. Demokratik toplumlarda hiçbir din, ideoloji veya dünya görüşü eleştiriden bütünüyle bağışık değildir. Nitekim ifade özgürlüğü, yalnızca toplumun benimsediği veya zararsız gördüğü düşünceleri değil; rahatsız edici, sarsıcı ve hatta incitici bulunabilecek fikirleri de belirli ölçüde korur. Çünkü demokratik toplumların gelişmesi, farklı görüşlerin serbestçe tartışılabilmesine bağlıdır.
Ancak AİHM'nin koruduğu şey her türlü ifade değil, demokratik toplum bakımından meşru kabul edilen ifade özgürlüğüdür. Mahkeme, eleştirinin belirli bir dinin mensuplarını aşağılamaya, küçük düşürmeye veya onlara karşı nefret ve düşmanlığı körüklemeye yönelmesi hâlinde devletlerin müdahale edebileceğini de kabul etmektedir.Başka bir ifadeyle, ifade özgürlüğü nefret söylemi, tahkir ve aşağılamayı sınırsız biçimde koruyan mutlak bir hak değildir.
Bu noktada özellikle şu ayrım büyük önem taşımaktadır: Bir dinin öğretilerini, tarihini veya kutsal metinlerini bilimsel, felsefî veya sanatsal bir çerçevede eleştirmek başka şeydir; o dine inanan insanları aşağılamayı hedefleyen saldırgan ve küçültücü bir dil kullanmak ise başka bir şeydir. Demokratik hukuk düzeni ilkini korurken, ikincisini belirli şartlar altında sınırlandırılabilir görmektedir.
Dolayısıyla hukuk bakımından esas ölçüt, bir kimsenin öznel olarak incinip incinmediği değildir. Çünkü bireysel rahatsızlık duygusu, kişiden kişiye değişebilir. Hukukun aradığı ölçüt, kullanılan ifadenin objektif olarak hakaret, tahkir veya nefret söylemi niteliği taşıyıp taşımadığıdır. Aksi hâlde ifade özgürlüğünün sınırları, en hassas bireyin psikolojik algısına göre belirlenmiş olur ki, böyle bir yaklaşım çoğulcu ve demokratik toplum düzeniyle bağdaşmaz.
Öte yandan bunun tersi de doğru değildir. "Mizah" veya "sanat" kavramlarının arkasına sığınarak her türlü aşağılayıcı söylemin otomatik olarak ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi de mümkün değildir. Mizahın eleştirel niteliği onu hukuk üstü bir alan hâline getirmez. Tıpkı siyasal eleştirinin iftira hakkı vermemesi gibi, mizah da hakaret etme imtiyazı sağlamaz.
İşte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin aşağıda ele alınacak kararları tam da bu hassas dengeyi açıklamaktadır. Mahkeme, hem Hristiyanlık hem de İslam hakkında verdiği kararlarla, ifade özgürlüğünün sınırlarının soyut ilkelerle değil, somut olayın şartları içinde değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Bu nedenle şimdi, AİHM'nin dinî hassasiyetler ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi nasıl kurduğunu gösteren iki temel içtihadı incelemek yerinde olacaktır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Yaklaşımı:
i)Hristiyanların kutsalına saygı: Otto-Premınger-Instıtut / Avusturya kararı
İfade özgürlüğü ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki denge konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin geliştirdiği içtihadın en önemli örneklerinden biri Otto-Preminger-Institut v. Avusturya (1994) kararıdır. Bu karar, yalnızca Hristiyanlıkla ilgili bir uyuşmazlığın çözümü bakımından değil, demokratik toplumlarda dinî hassasiyetlerin hangi şartlar altında hukukî koruma görebileceğini göstermesi bakımından da temel referanslardan biri hâline gelmiştir.
Olayın merkezinde, Avusturya'nın Tirol eyaletinde faaliyet gösteren bağımsız bir kültür derneği olan Otto-Preminger-Institut bulunmaktadır. Dernek, Das Liebeskonzil (Aşk Konseyi) adlı filmi sinemasında göstermeyi planlamıştır. Ancak filmin tanıtımı yapıldıktan sonra içeriğinin, Hz. İsa'yı, Hz. Meryem'i ve Teslis inancını alaycı, aşağılayıcı ve hakaret içeren sahnelerle konu edindiği anlaşılmıştır. Bunun üzerine yerel mahkemeler, filmin Katolik toplumun dinî duygularını ağır biçimde incittiği ve kamu düzenini bozma ihtimali bulunduğu gerekçesiyle gösterimini yasaklamış, film kopyalarına da el konulmasına karar vermiştir.
Başvurucu dernek, bu kararın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesiyle güvence altına alınan ifade........
